İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu,

Dervişoğlu: İmralı canisi umuda değil mezara kavuşuncaya kadar buradayız

Haber Giriş Tarihi: 04.02.2026 16:45
Haber Güncellenme Tarihi: 04.02.2026 20:41
Kaynak: Ortam Haber
https://www.ortamhaber.com
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu,

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “86 milyon vatandaşımıza vatan olmuş bu Anadolu, huzura; binlerce Türk’ün, Kürt’ün ve bebeklerin katili İmralı canisi umuda değil mezara kavuşuncaya kadar buradayız” dedi. “Türk bayrağı ile sorunu olanın, bizimle selamı olmaz” şeklindeki açıklamalara da sert çıkan Dervişoğlu, “Güzel de; toplumsal barış adı altında cici demokrasi toplantılarına katılanlara bakınca, selamdan çok daha fazlasını aldıklarını görüyoruz” şeklinde konuştu. Dervişoğlu, “Toplumsal barış; Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete, 100 yıllık zulüm düzeni diyenlerle mi olacakmış? Toplumsal barış, Lozan’a lanet okuyanlarla mı olacakmış?” diye sordu.

Dervişoğlu: İmralı canisi umuda değil mezara kavuşuncaya kadar buradayız

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, “86 milyon vatandaşımıza vatan olmuş bu Anadolu, huzura; binlerce Türk’ün, Kürt’ün ve bebeklerin katili İmralı canisi umuda değil mezara kavuşuncaya kadar buradayız” dedi. “Türk bayrağı ile sorunu olanın, bizimle selamı olmaz” şeklindeki açıklamalara da sert çıkan Dervişoğlu, “Güzel de; toplumsal barış adı altında cici demokrasi toplantılarına katılanlara bakınca, selamdan çok daha fazlasını aldıklarını görüyoruz” şeklinde konuştu. Dervişoğlu, “Toplumsal barış; Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete, 100 yıllık zulüm düzeni diyenlerle mi olacakmış? Toplumsal barış, Lozan’a lanet okuyanlarla mı olacakmış?” diye sordu.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat 2023’te meydana gelen depremlere değinen Dervişoğlu, “Bu bir doğal afetti. Ama sonuçları, doğal değildi. Çünkü bu yıkım, yalnızca yer kabuğunun hareketiyle açıklanamaz. Bu yıkım; yönetim tercihlerinin, ihmallerin ve denetimsizliğin sonucudur. Bilim insanlarının uyarıları vardı. Risk haritaları vardı. Resmî raporlar vardı.

Peki, devlet bu depremi bekliyor muydu? Bekliyordu elbette! Devletin elinde plan yok muydu?

Vardı elbette! İşte, mesele tam da burada başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin,

deprem gerçeğiyle yüzleştiğini gösteren en somut belge, 18 Ağustos 2011 tarihinde,

Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren; ‘Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’dır.’

Bu belge, tesadüfen yazılmış bir metin değildir. Bilim insanlarının, uzmanların, kamu kurumlarının katkısıyla hazırlanmış, devletin kendi resmî yol haritasıdır” dedi.

“Devletin eylem planı yoksa; bu ihmaldir”

Bu planın 2023 yılında sona erdiğine işaret eden Dervişoğlu, “Aradan yaklaşık üç yıl geçti.

Ve bugün itibarıyla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yürürlükte olan yeni bir “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” dahi yoktur. Bu, basit bir bürokratik gecikme değildir. Bu, devletin deprem meselesini gündeminden düşürmesidir. Bu bir bilgi eksikliği değildir. Bu bir kaynak yokluğu değildir. Bu bir kader değildir. Bu, yönetim sorumluluğunun terk edilmesidir. Bugün İstanbul ve Marmara Bölgesi için beklenen deprem, bir söylenti değildir. Bir kehanet değildir.

Bilimsel olarak öngörülen, sonuçları hesaplanmış, olacağı bilinen bir risktir. Ve bu risk karşısında, devletin hâlâ güncel bir eylem planı yoksa; bu artık ihmaldir. Ve bu ihmalkarlığın bedeli ise enkaz altında ödenmektedir” ifadesini kullandı.

İYİ Parti’den araştırma önergesi

“Bu iktidar başta olmak üzere hiçbir kişi ve kurum, bir sonraki büyük depremde ‘kader’ deme lüksüne sahip değildir” diyen Dervişoğlu, “Çünkü kader; bilinmeyene denir. Oysa burada her şey bilinmektedir. Risk, bilinmektedir. Tehlike, bilinmektedir. Yapılması gerekenler, bilinmektedir.

Ama yapılmamaktadır. İşte tam da bu nedenle; İYİ Parti olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir Meclis Araştırma Önergesi sunduk. Bu araştırma önergesini; artık mutat hale geldiği gibi AKP ve MHP oylarıyla reddedilsin diye vermedik. Bu önergeyi;

bir kez olsun, sürekli tekrar edilen o, ‘Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günler’ lafı

gerçek anlamını bulsun diye verdik. Bu önergeyi; ‘beka’ diye tarif edilen o soyut ve havada dolaşan kelime bir kere olsun, insanımızın geleceği düşünülerek, gökten yere insin diye verdik.

Çünkü beka; millet, hayattaysa anlamlıdır. İnsan güvendeyse gelecek mümkündür.

Ve devlet ancak sorumluluk alıyorsa devlettir. Aşk ile çalışan yorulmuyor ya,

Bakalım hangi aşka düşmüşsünüz? Koltuk aşkına mı, millet aşkına mı?” şeklinde konuştu.

“Tüm yumurtalarımızı aynı sepete koymuş durumdayız”

Deprem meselesinin yalnızca yerin altıyla ilgili olmadığına vurgu yapan Dervişoğlu,

“Deprem, yerin üstünü nasıl yönettiğinizle de ilgilidir. Ve ne yazık ki Türkiye’de bugün, yerin üstü de plansızdır. Bakınız; Türkiye aynı anda hem büyük bir risk hem de büyük bir fırsat ile karşı karşıyadır. Riskimiz şudur: Tüm yumurtalarımızı aynı sepete koymuş durumdayız.

Nüfusumuzu birkaç büyük şehirde, ekonomimizi birkaç merkezde, üretimi ve geliri, dar bir alanda toplamış durumdayız. Bu, sadece adaletsiz bir tablo değil aynı zamanda son derece kırılgan bir tablodur. Rakamlar ortadadır. Nüfusumuzun üçte biri sadece dört ilimizde yaşamaktadır. En kalabalık on il, Türkiye nüfusunun yarısından fazlasına sahiptir. Ekonomideki yoğunlaşma ise bundan da ağırdır. Milli gelirimizin üçte biri tek başına İstanbul’da üretilmektedir. Yarısı, en büyük dört ilde. Üçte ikisi, en büyük on ilde. Yani Türkiye’nin ekonomisi üç birimse; bir birimi İstanbul’da, bir birimi sonraki dokuz ilde, bir birimi de kalan yetmiş bir ilde üretilmektedir. Şimdi sormak zorundayız: Allah korusun, bu merkezlerde yaşanacak büyük bir sarsıntının, bir afetin, bir kesintinin, ülkemize nelere mal olacağını

gerçekten hesapladınız mı?” dedi.

“Anadolu’ya yeniden yerleşmeliyiz”

Bu tablonun risk yönetimi, kalkınma ve toplumsal huzur açısından sürdürülebilir olmadığının altını çizen Dervişoğlu, "Çünkü bu yapı, bir yanda aşırı yığılma diğer yanda ise geride bırakılmış şehirler üretmektedir. Bir yanda fırsata boğulan merkezler diğer yanda potansiyeline ulaşamayan Anadolu vardır. Bu, planlama eksikliğinin sonucudur. Bu, devletin mekânı, üretimi ve kaynağı

bir bütün olarak ele almamasının sonucudur. Çünkü eğer bir ülkede plan yoksa yatırım dağılmaz,

üretim dengelenmez, nüfus orantılı yayılmaz. Ve bugün olduğu gibi de ülke sağlıklı büyüyemez!

Ve sonunda ekonomi, birkaç lokomotif şehrin sırtına yüklenir. O şehirler de bir süre sonra

bunu taşıyamaz hale gelir. İşte bu yüzden diyoruz ki: Anadolu’ya yeniden yerleşmeliyiz. Bu bir ikamet planlaması değildir. Bu, bir güvenlik çağrısıdır. Bu, bir kalkınma çağrısıdır. Bu, bir devlet aklı çağrısıdır. Anadolu’ya yeniden yerleşmek; büyükşehirlerden memlekete dönüş de değildir.

Anadolu’ya yeniden yerleşmek; insanımızı, üretimi, sanayiyi, tarımı, lojistiği, eğitimi ve yatırımı

akılcı biçimde ülke sathına yaymaktır. Anadolu’ya yeniden yerleşmek; Türkiye’nin dört bir yanında yıldız şehirler çıkarmaktır. En az on beş şehrimizi cazibe merkezi haline getirmektir.

Ekonomik olarak Türkiye’ye, bir Türkiye daha eklemektir” ifadesini kullandı.

“Zarar hanemize yazılan 53,1 milyar dolar”

İktidarın “Kaynak yok” söylemine tepki gösteren Dervişoğlu, “Kaynak var. Hem de fazlasıyla var! Bakın birkaç örnek vereyim. Yaklaşık 100 milyar dolarlık kaynak var! Bildiğiniz gibi enerji üretimi çok kârlı bir iş. Bundandır ki talibi çok oluyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,

2024 yılında güneş ve rüzgâr enerji üretimi için ihale yaptı. Yapılan birçok başvuru ile firmaları yarıştırdı. Böylelikle uygun bir fiyattan elektrik alınmasını sağlamış oldu. Bu da yetmedi, firmalara dedi ki devlete de katkı payı vereceksiniz. Onu da aldı. Peki, benzer bir iş için;

bağımsız idari otorite olan “Enerji Piyasası Denetleme Kurulu” 2023 yılında ne yaptı?

Enerji Ulusal Planında öngörülenin çok üzerinde bir kapasiteyi, ülkenin enerji geleceğini ihale yapmadan, ‘önce gelene veririm’ diyerek dağıttı. Çantacılar geldi, ön lisansları aldı. Burada megawatt başına 100 bin dolarlık bir rant doğdu. Sonra bunların fiyatı, 200 bin dolara yükseldi.

Önce 13 bin megawatt dağıtacağım dedi; baktı ki bu iş çok ballı, 33 bin 500 megawatta çıkardı.

Bakanlık, firmaları yarıştırıyor, inşaat sürelerini kısıtlıyor, asgari sermaye istiyor, teminat talep ediyorken; EPDK, bunların hiçbirini yapmayıp ülkenin gelecek 20 yılını ipotek altına alacak uygulamaların altına imza attı. Bunun sonucunda da ihale yapılmadığından; yandaşa, çantacıya dağıtıldığından; vatandaşa elektrik daha pahalı satılıyor. Devletin katkı payı alamadığı,

yatırımların, ne zaman bitirileceğinin dahi bilinmediği bir ortamda; zarar hanemize yazılan 53,1 milyar dolar oluyor. Bu hesaba, çantacıların yarattığı rant da dahil değil. 53,1 milyar dolar, 45 tane Osmangazi Köprüsü ediyor arkadaşlar. Osmangazi Köprüsü demişken, oradaki 10 milyar dolar kazık da hala duruyor!” şeklinde konuştu.

“Alın size kaynak”

Çinli Trendyol'a da geçtiğimiz yıl bir kıyak yapıldığını savunan Dervişoğlu, “Hiç kimsenin savunamadığı bir kanun geçirildi. Ve iktidar, yıllık 1.5 milyar doları Trendyol'un cebine koydu.

Komisyoncuların rakamını, varın siz hesap edin! Bakın, sadece bu üç başlıktaki kamu zararını toplarsanız; yirmi yılda, yaklaşık 93 milyar dolar ediyor! Kaynakları saçıp, kaynak yok diye ağlayan iktidara sesleniyorum: Alın size, sadece 3 kalemde 93 milyar dolar kaynak! İşte Anadolu’ya yeniden yerleşmek için size kaynak! İşte doğal afetlere karşı mücadele için size kaynak! İşte memura işçiye yaşanabilir bir maaş verebilmek için kaynak! İşte emeklinin hak ettiği insanca yaşam için size kaynak!” dedi.

“Bu iktidar fakirden yana değil”

Tüm bunlara rağmen iktidarın emekliden, asgari ücretliden, esnaftan, çiftçiden ve öğrenciden kestiğini vurgulayan Dervişoğlu, “Hatta onlar da yetmedi, kredi kartı limitinden kesiyorlar!

Bu ‘Bütçede para yok’ meselesi falan değil. Bu bir tercih meselesidir. Vatandaşın helal oyları ile seçilen iktidarın tercihi Türk milletinden yana değildir! Altını çizerek tekrar söylüyorum:

Milletten güç alan, oy alan ve milletin iradesini temsil ettiğini iddia eden bu iktidar; Türk milletinden, fakirden, fukaradan, garipten yana değildir. Kaynak sana, bana, bize, Türk milletine yok! Yoksulluğumuzun ve yoksunluğumuzun kaynağı, bu iktidarın yolsuzluğu geçim kaynağı yapmasıdır!” değerlendirmesini yaptı.

“Türkiye’de kredi kartı zaruri bir tüketim aracı oldu”

Kredi kartlı limiti düzenlemesine değinen Dervişoğlu, “Buradan açıkça söylüyorum: Sizin ekonomi politikalarınız nedeniyle Türkiye’de kredi kartı zaruri bir tüketim aracıdır.

Hayatta kalmanın bir yoludur. Onu bu hale getiren de iktidarın ta kendisidir. Sayelerinde kredi kartı; marketten alınan peynir, zeytin, süt demektir. Çocuğun okul taksiti demektir.

Hastane masrafı demektir. Esnaf için döndürdüğü sermayesi, çiftçinin tohumluğu, mazot parasıdır. Bu ülkede milyonlarca insan; borcu, borçla çevirerek ayakta duruyor. Yani sorun kredi kartı değil. Kimse bayılarak borçlanmıyor. İnsanı buna mecbur bırakan sizin yarattığınız soygun düzendir. Siz, geliri eriten enflasyonun, adaletsiz vergi sisteminin, yetersiz maaşların üzerine gitmek yerine vatandaşın hayat damarını sıkarsanız; bu ekonomi düzelmez daha da kilitlenir” dedi.

“Devlet, Suriye konusunda dediğimize gelmiştir”

Suriye’deki gelişmelere dair Dervişoğlu, “Suriye konusunda bugün gelinen noktada bir gerçeği açıkça teslim edelim: Devlet, bizim dediğimize gelmiştir. Sahadaki gelişmeler, aylardır-yıllardır uyardığımız bir hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur. Şunu artık herkes görmüştür:

Suriye’de sonuç üreten şey; laf cambazlığı, komisyon tiyatrosu ya da kişilere atfedilen hayali roller değildir. 1,5 yıldan fazla zamandır yaptığımız uyarılar ortadadır. ‘Mesele terör olunca sonuç üretecek şey askerî kararlılıktır, devlet ciddiyetidir ve sahayı okuyabilen güvenlik aklıdır’ dedik. İşte durum ortadadır. Ancak, bugün Şam yönetimiyle YPG arasında varılan mutabakatı da doğru okumalıyız. Eğer alınan bir mesafe de varsa bu; ne Öcalan’la kurulan muhataplığın ne de iç siyasete malzeme yapılan akla ziyan söylemlerin ürünüdür. Bu, Türk güvenlik bürokrasisinin kararlılığı ve askerî seçeneklerin masada tutulması sayesindedir. Buradan çok net konuşuyorum:

Öcalan’ı muhatap almanın, onu bir pazarlık unsuru gibi sunmanın, ona siyasi bir rol atfetmenin ne kadar akıl dışı ne kadar ahlaksız ne kadar devlet ciddiyetine aykırı olduğu bizzat sahada görülmüştür. Türkiye’nin bekası adına elde edilen ve edilebilecek kazanımların, teröristbaşının yahut yeni yetme Apocuların dahliyle elde edilmediği ve edilemeyeceği açıktır. PKK’nın ve YPG’nin geri adımı askerî baskı sonucu gelmiştir. Gerisi sonradan yazılmış masallardır” ifadesini kullandı.

“PKK’yı, Suriye’de siyasal makyajla yeniden üretmeye çalışan hiçbir modele göz yummayın”

“Madem devlet aklı buraya gelebiliyor madem sahadaki gerçek bu kadar net; şimdi ne yapılacaktır? Aynı ihanet korosunun bu sefer de YPG’ye mi kredi açması söz konusu olacaktır?” diye soran Dervişoğlu, “Yine ehli vatan, aklı başında devlet insanlarını uyarıyorum:

PKK’yı, Suriye’de siyasal makyajla yeniden üretmeye çalışan hiçbir modele ve açılıma göz yummayın! Bu milletin evladıysanız buna müsaade etmeyin! PKK’yı, tam ve kalıcı biçimde ezecekken, onu dolaylı yollarla yeniden ayağa kaldıracak, hiçbir siyasal manevraya izin vermeyin. Suriye’de yapılması gereken bellidir: Terör örgütünün askerî ve siyasî kapasitesi

bir daha dirilemeyecek şekilde tasfiye edilmelidir. Elinde askerimizin kanı olan unsurların,

devlet yapıları içine sızmasına asla müsaade edilmemelidir. Bu dosya, iç siyaset hesabıyla,

oy matematiğiyle, ‘süreç’ masallarıyla bir kez daha sulandırılmamalıdır. Buradan altını çizerek söylüyorum: Eğer niyetiniz gerçekten ülkenin güvenliği ve bölgesel istikrarsa, yapmanız gereken şey çok nettir. Devletin sahada kurduğu bu dengeyi, siyasi heveslerle bozmayın.

Yanlış muhataplar yaratmayın. Yanlış aktörleri büyütmeyin. Yanlış umutlar dağıtmayın.

Suriye’de bugün görülen tablo, bir gerçeği teyit etmiştir: Devlet, kişilerle değil; kurumlarla, kararlılıkla ve güçle sonuç alır” şeklinde konuştu.

“İran’ın kaderine, İran halkı karar vermelidir”

İran’a yönelik Amerikan müdahalesi tartışmalarına değinen Dervişoğlu, “Ortadoğu’ya dışarıdan yapılan hiçbir askerî müdahale; istikrar, barış ve refah getirmemiştir. Aksine bu müdahaleler; iç savaş, yoksulluk, yozlaşma ve kitlesel göç dalgaları üretmiştir. İran’daki mevcut rejim

ciddi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Evet, İran halkının itirazları haklıdır. Ancak bu gerçekler, uluslararası hukuku ve bölgesel güvenliği tehlikeye atan hiçbir dış müdahaleyi meşru kılmaz.

Hele de işin içinde şeytan ortağı Netanyahu’nun dahli varsa. İran’ın kaderine, İran halkı karar vermelidir. Dönüşüm dışarıdan zorla değil; içeriden daha demokratik ve daha kapsayıcı yöntemlerle gerçekleşmelidir. İran devleti, mevcut otoriter yapısını daha demokratik ve kapsayıcı bir sistemle ikame ettiğini dünyaya derhal ilan etmelidir. İran’ı ve bölgeyi istikrara kavuşturacak yol budur. Şuna inanıyoruz: İran’ın geleceği; zorbalara, mollalara, kuklalara değil

İran halkına aittir.” dedi.

“Şeytanı komplolarda aramaya gerek yok!”

İYİ Parti’nin 6 Şubat depremlerinden sonra özellikle kaybolan çocukların durumunu tespit edilmesi için TBMM’ye bir araştırma önergesi verdiğini hatırlatan Dervişoğlu, “Sadece önerge vermekle de kalmadık. Depremden sonra bölgeye yaptığımız ziyarette, Kurucu Genel Başkanımız Sayın Meral Akşener, bugün konuşulan olumsuzluklara işaret ederek tedbirler alınmasını söyledi. Marmara Bölgesi’nde – Kocaeli’nde yaşanmış depremlerde olup bitenlere atıfta bulunarak çeşitli uyarılarda bulundu. Meclis grubuna da talimat vererek konuyla ilgili Araştırma Önergesi verilmesini söyledi. Bizde bu önergeyi verdik. Sizce sonuç ne oldu? AKP ve MHP oylarıyla önergemiz reddedildi. O gün koşulması gerekeni Meclis’te konuşturmayı muvaffak olabilseydik bugün bu olumsuzluklar yaşanmayacaktı. İYİ Parti erken uyarı sistemi olarak her zaman vazifesini yapıyor. Yaptığı bu doğrular üzerinden milletin İYİ Parti’ye

sahip çıkmasının zamanı gelmiştir. Medyada günlerdir boca edilen şeytani belgeleri, resimleri, videoları düşünürken bunu da unutmayalım. Şeytanı, komplolarda aramaya gerek yok!

Depremde kaybolan çocuklarımızı araştırmayan bir zihniyetin kime ve neye hizmet ettiği malumdur” ifadesini kullandı.

“Bu millet bu ülkenin şeytanlarını oylarıyla taşlayacak”

Dervişoğlu, “Gazze’de, Doğu Türkistan’da bebeklerin, masumların öldürülmesi şeytanlığın ta kendisidir. İmralı’daki bebek katilini barış güvercini yapmak şeytanlığın ta kendisidir.

Al Bayrağa el uzatmak, terörü, teröristi kutsamak şeytanlığın ta kendisidir. Tüm bunlar, gizli-saklı adalarda, ayinlerde yaşanmadı. Gözümüzün önünde gerçekleşti. Şeytan, ayrıntıda gizli değil ayan beyan açıktadır. Bu millet bu ülkenin şeytanlarını oylarıyla taşlayacaktır inşallah.

Şeytan, Ortadoğu’da; şeytan, İmralı’da; şeytanlar aramızdadır. Tüm bunlar; bizi kimin yönettiği

veya yönetmeye talip olduğu sorusuna götürmelidir” açıklamasını yaptı.

“Selamdan fazlasını aldıklarını görüyoruz”

İmralı sürecine değinen Dervişoğlu, “Türkiye’yi başka bir Türkiye yapmak istiyorlar.

Kim istiyor bunu? Bir yanda ABD ve İsrail ortaklığı, aynı anda ise iktidar ve komisyoncu tüm ortakları istiyor. Bize diyorlar ki, İsrail PKK’yı kullanacakmış. Ne yapacakmış kullanıp?

Türkiye’yi bölecekmiş. E peki siz ne yapıyorsunuz? Teröristbaşı Apo’yu muhatap alarak;

Türk yerine Türkiyeli diyerek; eşit yurttaşlık adı altında, çift kimlikli bir anayasa propagandası yaparak siz ne yapmış oluyorsunuz ey şeytanın ortakları? Türkiye’yi var eden tarihi eğip bükerek, Türk milletini var eden tüm değerleri çiğneyerek, bizi önce zihinlerde bölerek ne yapmış oluyorsunuz ey şeytanın ortakları? Komplo mu bunlar? Yoksa gözümüzün önünde yaşananlar mı? İktidar oy peşinde de diğer muhalefet unsurları bunun dışında mı? ‘Türk bayrağı ile sorunu olanın, bizimle selamı olmaz’ diyorlar. Çok güzel… Güzel de toplumsal barış adı altında, cici demokrasi toplantılarına katılanlara bakınca selamdan çok daha fazlasını aldıklarını görüyoruz. Toplumsal barış; Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyete, 100 yıllık zulüm düzeni diyenlerle mi olacakmış? Toplumsal barış, Lozan’a lanet okuyanlarla mı olacakmış?” diye sordu.

“Gün gelir hesap vermek mecburiyetinde kalırsınız”

“Kaderine razı olmak zorunda değilsin” diyerek Türk millerine seslenen Dervişoğlu, “Daha iyisini, en iyisini hak ediyorsun. Sana söz: Vakti geldi! Bil ve daima hatırla: Cumhuriyet, vatandaşına güven veren devlettir. Cumhuriyet, herkes için adalet demektir. Cumhuriyet,

geleceği elbirliğiyle kurmaktır. Sorumlu siyaset, Türk bayrağı ile sorunu olanlara selam çakmak değil onlara selam bile vermemektir. Türkiye’yi “İYİ”lik kurtaracaktır. O yüzden tavsiyem odur ki, kimse kötülerin kayığına binmesin! Gün gelir hesap vermek mecburiyetinde kalırlar. 86 milyon vatandaşımıza vatan olmuş bu Anadolu huzura; binlerce Türk’ün, Kürt’ün ve bebeklerin katili İmralı canisi umuda değil mezara kavuşuncaya kadar biz buradayız.” diye ekledi.

Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:

Kıymetli milletvekilleri,

Saygıdeğer konuklar,

Basınımızın değerli mensupları,

Ekranları başında bizi izleyen aziz vatandaşlarımız,

Grup toplantımıza hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.

Aziz milletim,

Kıymetli milletvekilleri,

Her felakete, hep hazırlıksız yakalanılan bu düzende;

Acılarımız ve dertlerimiz, çözülmek için değil unutulmak için yönetiliyor!

Kendimize sormamız gereken ise;

Gerçekten felaketlere mi üzülüyoruz?

Yoksa bunlara alıştırılıyor muyuz?

Çünkü alışmak, en tehlikeli ihmaldir.

Kanıksamaksa, “böyle gelmiş böyle gider bahtsızlığında” debelenmek demektir.

Kıymetli arkadaşlar,

6 Şubat 2023’te,

Kahramanmaraş merkezli olarak meydana gelen depremler,

Cumhuriyet tarihimizin en ağır felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçti.

Resmî verilere göre;

50 binden fazla yurttaşımız hayatını kaybetti,

Hepsini rahmetle anıyorum.

Yüz binlerce yurttaşımız yaralandı,

Milyonlarca yurttaşımız evsiz kaldı.

11 ilimiz yıkıma uğradı.

14 milyondan fazla insanımız doğrudan etkilendi.

Hepsinin acılarını yürekten paylaşıyorum.

Bu bir doğal afetti.

Ama sonuçları, doğal değildi.

Çünkü bu yıkım,

Yalnızca yer kabuğunun hareketiyle açıklanamaz.

Bu yıkım;

Yönetim tercihlerinin,

İhmallerin ve denetimsizliğin sonucudur.

Bilim insanlarının uyarıları vardı.

Risk haritaları vardı.

Resmî raporlar vardı.

Peki, devlet bu depremi bekliyor muydu?

Bekliyordu elbette!

Devletin elinde plan yok muydu?

Vardı elbette!

İşte, mesele tam da burada başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin,

Deprem gerçeğiyle yüzleştiğini gösteren

En somut belge,

18 Ağustos 2011 tarihinde,

Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren;

“Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı’dır.”

Bu belge,

Tesadüfen yazılmış bir metin değildir.

Bilim insanlarının,

Uzmanların,

Kamu kurumlarının katkısıyla hazırlanmış,

Devletin kendi resmî yol haritasıdır.

2012–2023 yılları arasını kapsayan bu plan ile öngörülenler,

-Risk azaltma politikalarının hayata geçirilmesi,

-Yapı güvenliğinin artırılması,

-Kamu kurumlarının afetlere kurumsal olarak hazırlanması,

-İletişim altyapılarının çalışır hâlde tutulması,

-Lojistik ve ulaşım hatlarının felaket anında işlemesi

-Kara, deniz ve hava yolları için alternatif güzergâhların belirlenmesi,

-Kamu kurumları arasında etkin koordinasyonu,

-Hastanelerin fiziki yeterliliği ve taşıdıkları risklerin tespiti,

-Erken uyarı sistemleri,

-Olası tsunami riskleri,

-Sanayi alanları ve kritik tesislerin güvenliği,

-Kentsel dönüşüm uygulamalarının etkinliği,

-Psikososyal destek ve toplumsal eğitim politikalarıydı.

Yani bu plan,

“Deprem olursa ne yapacağız?” sorusuna değil,

“Deprem olmadan önce ne yapmalıyız?” sorusuna verilmiş bir cevaptı.

Bu plan ne ölçüde uygulandı elbette önemli bir tartışma konusudur.

Ama bugün başka bir eşikteyiz…

Bu plan 2023 yılında sona erdi.

Aradan yaklaşık üç yıl geçti.

Ve bugün itibarıyla,

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin

Yürürlükte olan yeni bir “Ulusal Deprem Stratejisi ve Eylem Planı” dahi yoktur.

Bu,

Basit bir bürokratik gecikme değildir.

Bu,

Devletin deprem meselesini

Gündeminden düşürmesidir.

Bu bir bilgi eksikliği değildir.

Bu bir kaynak yokluğu değildir.

Bu bir kader değildir.

Bu,

Yönetim sorumluluğunun terk edilmesidir.

Aziz milletim,

Bugün İstanbul ve Marmara Bölgesi için beklenen deprem,

Bir söylenti değildir.

Bir kehanet değildir.

Bilimsel olarak öngörülen,

Sonuçları hesaplanmış,

Olacağı bilinen bir risktir.

Ve bu risk karşısında,

Devletin hâlâ güncel bir eylem planı yoksa;

Bu artık ihmaldir.

Ve bu ihmalkarlığın bedeli ise; enkaz altında ödenmektedir

Buradan açıkça söylüyorum:

Bu iktidar başta olmak üzere hiçbir kişi ve kurum;

Bir sonraki büyük depremde,

“Kader” deme lüksüne sahip değildir.

Çünkü kader;

Bilinmeyene denir.

Oysa burada her şey bilinmektedir.

Risk, bilinmektedir.

Tehlike, bilinmektedir.

Yapılması gerekenler, bilinmektedir.

Ama yapılmamaktadır.

İşte tam da bu nedenle;

İYİ Parti olarak,

Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne

Bir Meclis Araştırma Önergesi sunduk.

Bu araştırma önergesini;

Artık mutat hale geldiği gibi;

AKP ve MHP oylarıyla reddedilsin diye vermedik.

Bu önergeyi;

Bir kez olsun,

Sürekli tekrar edilen o,

“Birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz günler” lafı

Gerçek anlamını bulsun diye verdik.

Bu önergeyi;

“Beka” diye tarif edilen o

Soyut ve havada dolaşan kelime,

Bir kere olsun,

İnsanımızın geleceği düşünülerek,

Gökten yere insin diye verdik.

Çünkü beka;

Millet, hayattaysa anlamlıdır.

İnsan, güvendeyse

Gelecek mümkündür.

Ve devlet,

Ancak sorumluluk alıyorsa devlettir.

Aşk ile çalışan yorulmuyor ya,

Bakalım hangi aşka düşmüşsünüz?

Koltuk aşkına mı

Millet aşkına mı?

İYİ Parti olarak,

Bir sonraki felaketin ardından

“Keşke” demeyelim diye buradayız.

Bir sonraki enkazın altında

Vicdanımız kalmasın diye buradayız.

Ve bu ihmallerin,

Bu gecikmelerin,

Bu sorumsuzluğun

Tarihe “kader” diye yazılmasına

Asla izin vermeyeceğiz.

Aziz milletim,

Kıymetli milletvekilleri,

Deprem meselesi,

Yalnızca yerin altıyla ilgili değildir.

Deprem,

Yerin üstünü nasıl yönettiğinizle de ilgilidir.

Ve ne yazık ki Türkiye’de bugün,

Yerin üstü de plansızdır.

Bakınız;

Türkiye aynı anda

Hem büyük bir risk,

Hem de büyük bir fırsat ile karşı karşıyadır.

Riskimiz şudur:

Tüm yumurtalarımızı

Aynı sepete koymuş durumdayız.

Nüfusumuzu birkaç büyük şehirde,

Ekonomimizi birkaç merkezde,

Üretimi ve geliri, dar bir alanda toplamış durumdayız.

Bu, sadece adaletsiz bir tablo değil;

Aynı zamanda son derece kırılgan bir tablodur.

Rakamlar ortadadır.

Nüfusumuzun üçte biri

Sadece dört ilimizde yaşamaktadır.

En kalabalık on il,

Türkiye nüfusunun yarısından fazlasına sahiptir.

Ekonomideki yoğunlaşma ise;

Bundan da ağırdır.

Milli gelirimizin, üçte biri

Tek başına, İstanbul’da üretilmektedir.

Yarısı,

En büyük dört ilde.

Üçte ikisi,

En büyük on ilde…

Yani Türkiye’nin ekonomisi üç birimse;

Bir birimi İstanbul’da,

Bir birimi sonraki dokuz ilde,

Bir birimi de kalan yetmiş bir ilde üretilmektedir.

Şimdi sormak zorundayız:

Allah korusun,

Bu merkezlerde yaşanacak büyük bir sarsıntının,

Bir afetin,

Bir kesintinin,

Ülkemize nelere mal olacağını

Gerçekten hesapladınız mı?

Bu tablo,

Risk yönetimi açısından, sürdürülebilir değildir.

Bu tablo,

Kalkınma açısından, sürdürülebilir değildir.

Bu tablo,

Toplumsal barış ve huzur açısından da sürdürülebilir değildir.

Çünkü bu yapı;

Bir yanda aşırı yığılma,

Diğer yanda ise geride bırakılmış şehirler üretmektedir.

Bir yanda fırsata boğulan merkezler,

Diğer yanda potansiyeline ulaşamayan Anadolu vardır.

Bu,

Planlama eksikliğinin sonucudur.

Bu,

Devletin mekânı, üretimi ve kaynağı

Bir bütün olarak ele almamasının sonucudur.

Çünkü eğer bir ülkede plan yoksa;

Yatırım dağılmaz,

Üretim dengelenmez,

Nüfus orantılı yayılmaz

Ve bugün olduğu gibi de ülke sağlıklı büyüyemez!

Ve sonunda ekonomi,

Birkaç lokomotif şehrin sırtına yüklenir.

O şehirler de bir süre sonra

Bunu taşıyamaz hale gelir.

İşte bu yüzden diyoruz ki:

“ANADOLU’YA YENİDEN YERLEŞMELİYİZ”

Bu bir ikamet planlaması değildir

Bu,

Bir güvenlik çağrısıdır.

Bu,

Bir kalkınma çağrısıdır.

Bu,

Bir devlet aklı çağrısıdır.

Anadolu’ya yeniden yerleşmek;

Büyükşehirlerden memlekete dönüş de değildir.

Anadolu’ya yeniden yerleşmek;

İnsanımızı, üretimi, sanayiyi, tarımı,

Lojistiği, eğitimi ve yatırımı

Akılcı biçimde ülke sathına yaymaktır.

Anadolu’ya yeniden yerleşmek;

Türkiye’nin dört bir yanında

Yıldız şehirler çıkarmaktır.

En az on beş şehrimizi

Cazibe merkezi haline getirmektir.

Ekonomik olarak

Türkiye’ye, bir Türkiye daha eklemektir.

Bakınız,

Bugün kişi başına gelirde

İllerimiz arasında uçurumlar vardır.

Türkiye ortalamasının üzerinde gelire sahip

Sadece sınırlı sayıda ilimiz bulunmaktadır.

Geri kalan büyük çoğunluk,

Ortalamanın altındadır.

Bu tabloda;

Vatandaşın, mutlu olması da mümkün değildir.

Çünkü insan,

Yaşadığı şehirde fırsatlara erişemiyorsa,

Gelecek umudu da yeşermez.

Yerine karamsarlık, endişe, korku gelir.

İşte bugün yaşadığımız gibi, suç ve çeteler sorunu gelir.

Asayiş temin edilemez.

Ekonominin de,

Devletin de,

Siyasetin de amacı

İnsanın huzuru ve mutluluğu değil midir?

Bu yoğunlaşma,

Aynı zamanda bir kalkınma tuzağıdır.

Bazı şehirlerimiz büyürken,

Bazıları yerinde saymakta,

Hatta gün geçtikçe geriye gitmektedir.

İstihdam artışı yavaşlamakta,

Verimlilik düşmekte,

Gelir artışı durmaktadır.

Bu sadece ekonomik bir sorun değildir.

Bu tablo,

Siyasi gerilimler üretir,

Toplumsal ayrışmaları derinleştirir.

Kimi “neden geri bırakıldık” der,

Kimi “neden bütün yükü biz taşıyoruz” der.

Ve millet,

Ortak bir gelecek duygusunu kaybeder.

İşte bu yüzden açık söylüyorum:

Bu tablo devam etmez, edemez, etmemelidir!

Bu tabloyu değiştirmek için

Devletin yeniden

Plan yapar hale gelmesi gerekir.

Devletin rolü;

Ekonomi üzerinde tahakküm kurmak, sermayeyi kontrol etmek değil,

Ekonominin zeminini adil ve dengeli biçimde kurmaktır.

Girişimcinin, sanayicinin, çiftçinin, esnafın

Önünü açacak sahayı oluşturmaktır.

Bunun yolu bellidir.

Birincisi;

Türkiye’yi,

Bölgesel çeşitliliği olan bir

Kalkınma portföyü olarak görmek zorundayız.

Kamu yatırımlarını,

Riskleri azaltacak ve fırsatları çoğaltacak şekilde,

Ülke geneline yaymak zorundayız!

İkincisi;

Anadolu’nun üretim gücünü

Serbest bırakmak zorundayız.

Girişimciyi boğan,

KOBİ’yi nefessiz bırakan,

Belirsizlik üreten uygulamalarla

Kalkınma olmaz!

Üçüncüsü;

Sanayi, tarım, lojistik ve istihdam

Bir bütün olarak ele alınmalıdır.

Bir ayağı çalışmayan sistem

Ayakta kalamaz!

Dördüncüsü;

Merkez ile yerel arasında

Kavga değil,

İş birliği gerekir.

Kısaca kalkınma,

Dayatmayla değil,

Ortak akılla olur.

Aziz milletim,

Eğer biz Anadolu’muzu Trakya’mızı

Yeniden imar ve ihya edebilirsek;

Bunu da şehirlerimizi tüketen

İnşaat rantından ayırt ederek yaparsak,

Depremde bu kadar kırılgan olmayız.

Ekonomide bu kadar dengesiz olmayız.

Toplumsal yaşamda da bu kadar gergin olmayız.

Türkiye’nin gerçek gücü,

Birkaç şehrin betonunda değil;

Ülkenin dört bir yanındaki

İnsanının emeğindedir,

Vatan toprağının her karışının bereketindedir!

Biz diyoruz ki:

Türkiye’nin yeni kalkınma ufku,

Anadolu’nun yıldız şehirleridir.

Bunu başardığımız gün;

Gençlerimizin umudu artacak,

Şehirlerimiz nefes alacak,

Türkiye daha güçlü ve daha güvenli olacaktır.

Ve biliyoruz ki;

Doğru planla, adil paylaşımla,

Akılla ve emekle Türkiye bunu başaracak güçte ve kudrettedir.

Biz,
Artık bu umudu gerçeğe taşımak,
Türk milletini ayağa kaldırmak için buradayız.

Bayrak, işte o zaman bir başka dalgalanır,

Vatan, işte o zaman bir başka yer olur.

O büyük sözler, tıpkı emanet edildiği gibi

Anlamını bulur.

Bir yaşam hedefi ve parolası olarak ışıldar.

Biz bunları söyledikçe

İktidar sahipleri; “kaynak yok, kaynak yok” tekerlemesini söylüyor.

Kaynak var.

Hem de fazlasıyla var!

Bakın birkaç örnek vereyim;

Yaklaşık 100 milyar dolarlık kaynak var!

Bildiğiniz gibi enerji üretimi çok kârlı bir iş.

Bundandır ki talibi çok oluyor.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı,

2024 yılında güneş ve rüzgâr enerji üretimi için ihale yaptı.

Yapılan birçok başvuru ile firmaları yarıştırdı.

Böylelikle uygun bir fiyattan elektrik alınmasını sağlamış oldu.

Bu da yetmedi, firmalara dedi ki devlete de katkı payı vereceksiniz.

Onu da aldı.

Peki, benzer bir iş için;

Bağımsız idari otorite olan “Enerji Piyasası Denetleme Kurulu” 2023 yılında ne yaptı?

Enerji Ulusal Planında öngörülenin çok üzerinde bir kapasiteyi,

Ülkenin enerji geleceğini ihale yapmadan, “önce gelene veririm” diyerek dağıttı.

Çantacılar geldi, ön lisansları aldı.

Burada megawatt başına YÜZ BİN dolarlık bir rant doğdu.

Sonra bunların fiyatı, İKİ YÜZ BİN dolara yükseldi.

Önce 13 bin megawatt dağıtacağım dedi,

Baktı ki bu iş çok ballı, 33 bin 500 megawatta çıkardı.

Bakanlık, firmaları yarıştırıyor, inşaat sürelerini kısıtlıyor

Asgari sermaye istiyor, teminat talep ediyorken;

EPDK, bunların hiçbirini yapmayıp

Ülkenin gelecek 20 yılı ipotek altına alınıyor.

Bunun sonucunda da ihale yapılmadığından,

Yandaşa, çantacıya dağıtıldığından

Vatandaşa elektrik daha pahalı satılıyor.

Devletin katkı payı alamadığı,

Yatırımların, ne zaman bitirileceğinin dahi bilinmediği bir ortamda;

Zarar hanemize yazılan 53,1 milyar dolar oluyor.

Bu hesaba, çantacıların yarattığı rant da dahil değil.

53,1 milyar dolar, 45 tane Osmangazi Köprüsü ediyor arkadaşlar.

Osmangazi Köprüsü demişken, oradaki 10 milyar dolar kazık da hala duruyor!

Geçtiğimiz yıl;

Çinli Trendyol'a da bir kıyak yapıldı,

Hiç kimsenin, savunamadığı bir kanun geçirildi.

Ve iktidar, yıllık BİR BUÇUK milyar doları Trendyol'un cebine koydu.

Komisyoncuların rakamını, varın siz hesap edin!

Bakın, sadece bu üç başlıktaki kamu zararını toplarsanız;

Yirmi yılda, yaklaşık 93 milyar dolar ediyor!

Kaynakları saçıp, kaynak yok diye ağlayan iktidara sesleniyorum;

Alın size, sadece 3 kalemde 93 milyar dolar kaynak!

İşte Anadolu’ya yeniden yerleşmek için size kaynak!

İşte doğal afetlere karşı mücadele için size kaynak!

İşte memura işçiye yaşanabilir bir maaş verebilmek için kaynak!

İşte emeklinin hak ettiği insanca yaşam için size kaynak!

Ama bunlar ne yapıyor?

Bu kadar çok yolsuzluğun olduğu, yağmanın kurumsallaştığı,

Devleti yönetmenin, komisyonculuğa evrildiği bir memlekette;

Emekliden kesiyorlar,

Asgari ücretliden kesiyorlar,

Esnaftan, çiftçiden, öğrenciden kesiyorlar.

Hatta onlar da yetmedi, kredi kartı limitinden kesiyorlar!

Bu "Bütçede para yok." meselesi falan değil,

Bu bir tercih meselesidir.

Vatandaşın helal oyları ile seçilen iktidarın tercihi Türk milletinden yana değildir!

Altını çizerek tekrar söylüyorum:

Milletten güç alan, oy alan ve milletin iradesini temsil ettiğini iddia eden bu iktidar;

Türk milletinden, fakirden, fukaradan, garipten yana değildir.

Kaynak sana, bana, bize, Türk milletine yok!

Yoksulluğumuzun ve yoksunluğumuzun kaynağı,

Bu iktidarın yolsuzluğu geçim kaynağı yapmasıdır!

Yani kıymetli arkadaşlarım,

Ekonomide bütün sorun,

Faizin kaç olduğu,

Dövizin nerede durduğu değildir.

Asıl sorun şudur:

Bu ülkede rakamlarla hayat arasındaki bağ kopmuştur,

Bile isteye koparılmıştır.

Her ay açıklanan resmî enflasyon rakamlarıyla,

Milletin pazarda, markette, mutfakta yaşadığı gerçekler

Asla aynı şeyler değildir.

Bu fark, ölçüm hatası değildir.

Bu fark, bir yönetim tercihidir.

Enflasyon, ekonominin bir çıpasıdır.

O çıpa güvenilir değilse,

Ne para politikası çalışır

Ne de vatandaş geleceğini planlayabilir.

Bir tahlilinin sonucuyla oynayarak

Kan değerlerini kâğıt üzerinde düşürebilirsiniz.

Ama o hastalık içeride ilerlemeye devam eder.

Bugün yapılan tam olarak budur.

Gerçek enflasyonu halının altına süpürüp,

Sözde “Resmî” rakamlar üzerinden politika üretmek;

Binanın temellerindeki çatlakları boyayla kapatıp

“Sağlam” raporu vermeye benzer.

Bu, ekonomiyi iyileştirmez.

Sadece güveni çürütür.

Vatandaş,

Açıklanan rakamla pazar poşeti arasındaki uçurumu

Her gün bizzat yaşıyor.

Devletin kendi istatistiklerini

Bir risk yönetimi aracı olmaktan çıkarıp,

Bir algı yönetimi aracına dönüştürmesi;

Belirsizliği artıran en büyük risktir.

Şeffaflıktan ve dürüstlükten vazgeçilerek,

Elde edilen her sözde kazanım,

Aslında toplumun geleceğinden çalmaktır.

Sorun, faizi oynatmak değildir.

Sorun, gerçeği olduğu gibi masaya koymaktan kaçmaktır.

Bu güvensizlik ortamının bedelini ise

Millet ödüyor, millet!

Bugün Türkiye’de belirsizlik,

Sadece küçük yatırımcının değil;

Sanayicinin, tüccarın, çiftçinin,

Esnafın ve KOBİ’nin de belini bükmektedir.

Kimse önünü göremiyor.

Tasarruf eden ne yapacağını bilmiyor.

Yatırım yapmak isteyen risk alamıyor.

Üreten, yarınını planlayamıyor.

Çünkü ekonomi,

Güvenle çalışır.

Güven yoksa,

Para da emek de bekler.

Bekleyen ekonomi ise büyümez.

Ve bu ortamda,

İktidarın çözüm diye önümüze koyduğu şey nedir?

Nabız yoklamaları.

Kısıtlamalar.

Sonra da yasaklar.

Önce bir düzenleme fısıldanıyor.

Sonra piyasaya sızdırılıyor.

Millet ayağa kalkınca,

Ertesi gün “gündemimizde yok” deniliyor.

Devlet,

Vatandaşına pusu kurmaz!

Vatandaşıyla kedi–fare oyunu oynamaz!

Ekonomi böyle yönetilmez!

Geldiler,

Şimdi de vatandaşın son dayanağına,

Kredi kartlarına göz diktiler.

Buradan açıkça söylüyorum:

Sizin ekonomi politikalarınız nedeniyle

Türkiye’de kredi kartı zaruri bir tüketim aracıdır.

Hayatta kalmanın bir yoludur.

Onu bu hale getiren de iktidarın ta kendisidir.

Sayelerinde kredi kartı;

Marketten alınan peynir, zeytin, süt demektir.

Çocuğun okul taksiti demektir.

Hastane masrafı demektir.

Esnaf için,

Döndürdüğü sermayesi,

Çiftçinin tohumluğu, mazot parasıdır.

Bu ülkede milyonlarca insan,

Borcu, borçla çevirerek ayakta duruyor.

Yani sorun kredi kartı değil;

Kimse bayılarak borçlanmıyor.

İnsanı buna mecbur bırakan sizin yarattığınız soygun düzendir.

Siz,

Geliri eriten enflasyonun,

Adaletsiz vergi sisteminin,

Yetersiz maaşların üzerine gitmek yerine,

Vatandaşın hayat damarını sıkarsanız;

Bu ekonomi düzelmez,

Daha da kilitlenir.

Bakınız,

Bu ülkede bordrolu çalışanlar,

Daha alın teri kurumadan vergisini ödemektedir.

Kaçıracak, kaçınacak yeri yok.

Vergi,

Maaşı daha eline geçmeden kesiliyor.

Eline geçince de dolaylı vergilerle,

Bir o kadar daha ödüyor.

Bu düzen;

Orta direği de bilinçli olarak eriten bir düzendir.

Oysa biz biliyoruz:

Orta direk yoksa,

Ekonomide bereket yoktur.

Toplumsal denge bozuktur.

Hak ve adalet taleplerine

Kendisini “Cevap vermek zorunda hisseden”

Sorumlu bir iktidar yoktur.

Biz diyoruz ki:

Ekonomi,

Rakamlar için değil,

İnsanlar için yönetilir.

Başarıyı,

Tablolar değil;

Sofralardaki bereket gösterir.

Biz,

Bu ülkeyi veri illüzyonlarıyla değil,

Gerçekle yüzleşerek,

Güven tesis ederek,

İnsanını merkeze alarak yöneteceğiz.

Bunların programı Londra, New York, Abu-Dabi, Brüksel içindir.
Bizim programımız, İstanbul, Konya, Diyarbakır, Muğla, Rize içindir.

Yani Türkiye içindir.

“Bekara eş boşamak kolaydır” diyorlar ya…

Biz yapacağız, siz de göreceksiniz! Türk milleti de yaptıklarımızın sefasını sürecek inşallah.

Aziz vatandaşlarım;

Dış politika,

Haritada çizilen sınırlar kadar;

Fabrikada yanan ışıkla,

Tarlada hasatın bereketiyle,

Limandan çıkan konteynırla ilgilidir.

Ama siz,

Dış politikayı da bir müteahhitlik faaliyeti gibi yürütürseniz;

Uzun vadeli devlet çıkarı yerine

Kısa vadeli proje hesabı yaparsanız;

Sonuç, stratejik körlük olur.

İçeride plan yapamayan bir devlet,

Dışarıdaki masada da güçlü olamaz.

Suriye konusunda bugün gelinen noktada

Bir gerçeği açıkça teslim edelim:

Devlet, bizim dediğimize gelmiştir.

Sahadaki gelişmeler,

Aylardır, yıllardır uyardığımız bir hakikati

Bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Şunu artık herkes görmüştür:

Suriye’de sonuç üreten şey;

Laf cambazlığı,

Komisyon tiyatrosu,

Ya da kişilere atfedilen hayali roller değildir.

1,5 yıldan fazla zamandır yaptığımız uyarılar ortadadır.

“Mesele terör olunca,

Sonuç üretecek şey,

Askerî kararlılıktır,

Devlet ciddiyetidir,

Ve sahayı okuyabilen güvenlik aklıdır” dedik.

İşte durum ortadadır.

Ancak,

Bugün Şam yönetimiyle YPG arasında varılan mutabakatı da doğru okumalıyız.

Eğer alınan bir mesafe de varsa bu,

Ne Öcalan’la kurulan muhataplığın,

Ne de iç siyasete malzeme yapılan,

Akla ziyan söylemlerin ürünüdür.

Bu,

Türk güvenlik bürokrasisinin kararlılığı

Ve askerî seçeneklerin masada tutulması sayesindedir.

Buradan çok net konuşuyorum:

Öcalan’ı muhatap almanın,

Onu bir pazarlık unsuru gibi sunmanın,

Ona siyasi bir rol atfetmenin

Ne kadar akıl dışı,

Ne kadar ahlaksız,

Ne kadar devlet ciddiyetine aykırı olduğu

Bizzat sahada görülmüştür.

Türkiye’nin bekası adına,

Elde edilen ve edilebilecek kazanımların,

Teröristbaşının yahut yeni yetme Apocuların dahliyle

Elde edilmediği ve edilemeyeceği açıktır.

PKK’nın ve YPG’nin geri adımı,

Askerî baskı sonucu gelmiştir.

Gerisi,

Sonradan yazılmış masallardır.

Şimdi soruyorum:

Madem devlet aklı buraya gelebiliyor,

Madem sahadaki gerçek bu kadar net;

Şimdi ne yapılacaktır?

Aynı ihanet korosunun

Bu sefer de,

YPG’ye mi kredi mi açması söz konusu olacaktır?

Yine ehli vatan, aklı başında devlet insanlarını uyarıyorum:

PKK’yı,

Suriye’de siyasal makyajla yeniden üretmeye çalışan

Hiçbir modele ve açılıma göz yummayın!

Bu milletin evladıysanız buna müsaade etmeyin!

PKK’yı,

Tam ve kalıcı biçimde ezecekken,

Onu dolaylı yollarla yeniden ayağa kaldıracak,

Hiçbir siyasal manevraya izin vermeyin.

Suriye’de yapılması gereken bellidir:

Terör örgütünün askerî ve siyasî kapasitesi

Bir daha dirilemeyecek şekilde tasfiye edilmelidir.

Elinde askerimizin kanı olan unsurların,

Devlet yapıları içine sızmasına

Asla müsaade edilmemelidir.

Bu dosya,

İç siyaset hesabıyla,

Oy matematiğiyle,

“Süreç” masallarıyla

Bir kez daha sulandırılmamalıdır.

Buradan altını çizerek söylüyorum:

Eğer niyetiniz gerçekten

Ülkenin güvenliği

Ve bölgesel istikrarsa;

Yapmanız gereken şey çok nettir.

Devletin sahada kurduğu bu dengeyi,

Siyasi heveslerle bozmayın.

Yanlış muhataplar yaratmayın.

Yanlış aktörleri büyütmeyin.

Yanlış umutlar dağıtmayın.

Suriye’de bugün görülen tablo,

Bir gerçeği teyit etmiştir:

Devlet,

Kişilerle değil;

Kurumlarla,

Kararlılıkla

Ve güçle sonuç alır.

Bizim itirazımız da,

Israrımız da

Tam olarak buradadır.

Kıymetli dava arkadaşlarım,

Aziz vatandaşlarım,

Defalarca ifade ettiğim gibi,

Bugün bildiğimiz dünya düzeninin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Uluslararası sistem,

Her geçen gün daha öngörülemez,

Daha hoyrat

Ve daha kaotik bir hal alıyor.

Venezuela’da,

Grönland’da,

İran’da yaşananlar;

Bu yeni dönemin açık göstergeleridir.

Artık şunu görüyoruz:

Dünyada aktörlerin rasyonalitesi zayıflamıştır.

Manipülasyon artmıştır.

Uzun vadeli, kurumsal ilişkiler yerini;

Kısa vadeli, geçici ve kırılgan ittifaklara bırakmıştır.

Avrupa Birliği’nin Mercosur ülkeleri diye tabir edilen,

Latin Amerika ülkeleri ve

Hindistan ile yaptığı dev ticaret anlaşmaları da buna dahildir.

Bu Türkiye için büyük bir risk doğurmaktadır.

Bu durum, Gümrük Birliği Anlaşması’nın

30 senedir gözden geçirilmemesinin

Acı bir neticesidir.

Eylemsizliğin ve umursamazlığın,

Kısa erimli şahsi çıkar beklentilerinin bir faturasıdır.

İş dünyamız, ihracatçımız, ithalatçımız,

İktidara sesini duyurmaya çalışmaktadır.

Türkiye, hali hazırda muazzam bir dış ticaret açığı sorunu yaşarken,

Bir de Hindistan pazarının yüküyle boğulacak.

Otomotivden tekstile, tüm kalemlerde milyarlarca dolarlık kaybolacak.

Avrupa Birliği ile olan ticaretimizi korumak için

Gümrük Birliği anlaşması güncellenmek zorundadır.

Türkiye, kurallara sadece uyan değil,

Kuralları koyan da olmak zorundadır.

Bu güncellemenin “vize muafiyeti meselesini de” kapsaması şarttır.

Türkiye’yi bir göçmen hendeğine çevirirken ellerini ovuşturan,

Ama iş Türkiye’nin çıkarlarına gelince sessiz kalan,

İkiyüzlü Avrupa diplomasisine karşı menfaatlerimiz tavizsiz savunulmalıdır.

Böylesi bir ortamda,

Türkiye’nin çok daha dikkatli olması gerekir.

İdeolojik heveslerle,

Duygusal savrulmalarla,

Yarınını hesap etmeden atılan adımlarla,

Dış politika yürütülmez.

Bu çerçevede son dönemde,

Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattında

Askerî ve stratejik bir ittifak arayışının

Gündeme getirildiğine şahit oluyoruz.

Bu ülkelerle

Ekonomik ve siyasi işbirliğinin

Sürmesine elbette karşı değiliz.

Ancak bu eksen üzerinden kurulacak

Askerî ve stratejik ittifakların,

Türkiye’yi yeni risk alanlarına sürüklemesinden

Ciddi biçimde endişe ediyoruz.

Türkiye’nin ihtiyacı;

Yeni maceralar değil,

Kalıcı, rasyonel ve öngörülebilir ilişkilerdir.

Bizim bu kaotik dünyadaki önceliğimiz nettir:

Türkiye,

Öncelikle Azerbaycan ile olan ilişkilerini

En yüksek düzeyde tutmalıdır.

Bu ilişki;

Duygusal değil,

Stratejik bir ilişkidir.

Ne yazık ki son dönemde,

Türkiye–Azerbaycan ilişkisini zayıflatmak isteyen,

Türkiye’yi Arap siyasetinin bir aktörü hâline getirmeye çalışan

Yaklaşımlar da görüyoruz.

Biz bu anlayışı,

İdeolojik ve duygusal buluyoruz.

Türkiye,

Türk jeopolitiği üzerinden hareket etmek zorundadır.

Bu çerçevede,

Zengezur Koridoru’nun açılmasını

Büyük bir memnuniyetle karşılıyoruz.

Ancak altını çiziyorum:

Zengezur Koridoru,

Sadece kara ve demiryolu hattı değildir.

Bu koridor;

Azerbaycan kaynaklarını

Doğrudan Türkiye’ye

Ve dünya pazarlarına bağlayacak

Enerji hatlarını da içermelidir.

Türkiye ile Azerbaycan’ın,

Başka hiçbir ülkenin insafına kalmadan,

Kalıcı ve stratejik bir ilişki tesis etmesi

En büyük temennimizdir.

Son olarak,

Şu günlerde gündeme gelen

İran’a yönelik Amerikan müdahalesi tartışmalarına dair

Tutumumuzu da açıkça ifade etmek isterim.

Ortadoğu’ya dışarıdan yapılan

Hiçbir askerî müdahale;

İstikrar, barış ve refah getirmemiştir.

Aksine bu müdahaleler;

İç savaş,

Yoksulluk,

Yozlaşma

Ve kitlesel göç dalgaları üretmiştir.

İran’daki mevcut rejim

Ciddi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır.

Evet,

İran halkının itirazları haklıdır.

Ancak bu gerçekler,

Uluslararası hukuku ve bölgesel güvenliği tehlikeye atan

Hiçbir dış müdahaleyi meşru kılmaz.

Hele de işin içinde şeytan ortağı Netanyahu’nun dahli varsa…

İran’ın kaderine,

İran halkı karar vermelidir.

Dönüşüm;

Dışarıdan zorla değil,

İçeriden,

Daha demokratik ve daha kapsayıcı yöntemlerle

Gerçekleşmelidir.

İran devleti,

Mevcut otoriter yapısını

Daha demokratik ve kapsayıcı bir sistemle ikame ettiğini

Dünyaya derhal ilan etmelidir.

İran’ı ve bölgeyi istikrara kavuşturacak yol budur.

Şuna inanıyoruz:

İran’ın geleceği;

Zorbalara,

Mollalara,

Kuklalara değil,

İran halkına aittir.

Sayın milletvekilleri

Aziz vatandaşlarım,

Dünyada olup bitenleri, saatlerce konuşabiliriz.

Önümüze düşen iğrençlikleri, şeytanlıkları

Günlerce lanetleyebiliriz.

Ancak sözler eylemlerle desteklendiğinde anlam ifade eder.

6 Şubat depremlerinden sonra,

İYİ Parti olarak,

Kaybolan vatandaşlarımızın

Ve özellikle çocukların tespit edilmesi için

TBMM’ye bir önerge vererek araştırılmasını istedik.

Sadece önerge vermekle de kalmadık.

Depremden sonra bölgeye yaptığımız ziyarette

Kurucu Genel Başkanımız Sayın Meral Akşener

Bugün konuşulan olumsuzluklara işaret ederek

Tedbirler alınmasını söyledi.

Marmara Bölgesi’nde – Kocaeli’nde yaşanmış depremlerde

Olup bitenlere atıfta bulunarak çeşitli uyarılarda bulundu.

Meclis grubuna da talimat vererek konuyla ilgili Araştırma Önergesi verilmesini söyledi.

Biz de bu önergeyi verdik.

Sizce sonuç ne oldu?

AKP ve MHP oylarıyla önergemiz reddedildi.

O gün koşulması gerekeni Meclis’te konuşturmayı muvaffak olabilseydik

Bugün bu olumsuzluklar yaşanmayacaktı.

İYİ Parti erken uyarı sistemi olarak her zaman vazifesini yapıyor.

İYİ Parti’ye yaptığı bu doğrular üzerinden milletin sahip çıkmasının zamanı gelmiştir.

Medyada günlerdir, boca edilen,

Şeytani belgeleri, resimleri, videoları düşünürken bunu da unutmayalım.

Şeytanı, komplolarda aramaya gerek yok!

Depremde kaybolan çocuklarımızı araştırmayan bir zihniyetin

Kime ve neye hizmet ettiği malumdur.

Gazze’de, Doğu Türkistan’da

bebeklerin, masumların öldürülmesi

Şeytanlığın ta kendisidir.

İmralı’daki bebek katilini

Barış güvercini yapmak

Şeytanlığın ta kendisidir.

Al Bayrağa el uzatmak

Terörü, teröristi kutsamak

Şeytanlığın ta kendisidir.

Tüm bunlar,

Gizli-saklı adalarda, ayinlerde yaşanmadı.

Gözümüzün önünde gerçekleşti.

Şeytan, ayrıntıda gizli değil

Ayan beyan açıktadır.

Bu millet bu ülkenin şeytanlarını oylarıyla taşlayacaktır inşallah.

Şeytan, Ortadoğu’da

Şeytan, İmralı’da

Şeytanlar aramızdadır.

Tüm bunlar; bizi kimin yönettiği

veya yönetmeye talip olduğu sorusuna götürmelidir.

“Büyük İsrail”i mi arıyorsunuz?

İktidar ve ortaklarının pusulasına bakın.

Çeyrek asırdır yaşananlara bakın.

Açın, haritaya bakın!

Ortadoğu’da hakim ve etkili güç haline getirilmiş İsrail,

Nasıl ortaya çıkmıştır?

Ayinlerle, komplolarla mı?

Yoksa gün be gün gözümüzün önünde olan bitenlerle mi?

Bugün bir İmralı süreci yürütülüyor.

Türkiye’yi başka bir Türkiye yapmak istiyorlar.

Kim istiyor bunu?

Bir yanda ABD ve İsrail ortaklığı

Aynı anda ise iktidar ve komisyoncu tüm ortakları istiyor.

Bize diyorlar ki, İsrail PKK’yı kullanacakmış.

Ne yapacakmış kullanıp?

Türkiye’yi bölecekmiş.

E peki siz ne yapıyorsunuz?

Teröristbaşı Apo’yu muhatap alarak,

“Türk” yerine Türkiyeli diyerek,

Eşit yurttaşlık adı altında,

Çift kimlikli bir anayasa propagandası yaparak,

Siz ne yapmış oluyorsunuz ey şeytanın ortakları?

Türkiye’yi var eden tarihi eğip bükerek,

Türk milletini, var eden tüm değerleri çiğneyerek,

Bizi önce zihinlerde bölerek ne yapmış oluyorsunuz ey şeytanın ortakları?

Komplo mu bunlar?

Yoksa gözümüzün önünde yaşananlar mı?

İktidar oy peşinde de,

Diğer muhalefet unsurları bunun dışında mı?

“Türk bayrağı ile sorunu olanın, bizimle selamı olmaz” diyorlar.

Çok güzel… Güzel de

Toplumsal barış adı altında,

Cici demokrasi toplantılarına katılanlara bakınca,

Selamdan çok daha fazlasını aldıklarını görüyoruz.

Toplumsal barış,

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti,

100 yıllık zulüm düzeni diyenlerle mi olacakmış?

Toplumsal barış,

Lozan’a lanet okuyanlarla mı olacakmış?

Büyük Türk milletinin aziz evlatları!

Cumhuriyet’in eşit yurttaşları!

Depremle başladık,

Depremle bitirelim.

Türkiye’nin sorunu,

Ne imkânsızlık,

Ne kadersizliktir.

Türkiye’nin sorunu,

Plansızlıktır.

Sorumluluktan kaçıştır.

Devlet aklının zayıflatılmasıdır.

Depremde gördük;

Plan yoksa, bedel canla ödenir.

Ekonomide gördük;

Gerçek yok sayılırsa, bedel, yoksullukla ödenir.

Dış politikada gördük;

Strateji yoksa, bedel, masada değil sahada ödenir.

Oysaki;

Devlet,

Kişilere göre eğilip bükülmez.

Devletin kuralları, kurumları vardır.

Ne eylerse, hukuka uygun eyler!

İtibarı, binalarının ihtişamıyla değil;

Vatandaşının refahıyla ölçülür.

Biz,

Acıları kanıksayan,

Krizleri idare eden,

Milletine “sabredin” diyen bir anlayışı reddediyoruz.

Biz,

Önleyen,

Planlayan,

Hesap veren bir devlet taahhüt ediyoruz.

Büyük Türk milleti!

Kaderine razı olmak zorunda değilsin.

Daha iyisini, en iyisini hak ediyorsun.

Sana söz: Vakti geldi!

Bil ve daima hatırla:

Cumhuriyet, vatandaşına güven veren devlettir.

Cumhuriyet,

Herkes için adalet demektir.

Cumhuriyet,

Geleceği elbirliğiyle kurmaktır.

Sorumlu siyaset,

Türk bayrağı ile sorunu olanlara selam çakmak değil,

Onlara selam bile vermemektir.

Türkiye’yi “İYİ”lik kurtaracaktır.

O yüzden tavsiyem odur ki,

Kimse kötülerin kayığına binmesin!

86 milyon vatandaşımıza vatan olmuş Anadolu huzura,

Binlerce Türk’ün, Kürt’ün ve bebeklerin katili İmralı canisi,

Umuda değil, mezara kavuşuncaya kadar biz buradayız.

Ve artık bu Cumhuriyet’i,

Devlet aklıyla,

Millet vicdanıyla,

Sorumlulukla ve umutla ayağa kaldırmanın

VAKTİ GELMİŞTİR!

ADALETİN VAKTİ GELDİ!

EŞİTLİĞİN VAKTİ GELDİ!

HÜRRİYETİN VAKTİ GELDİ!

KARDEŞLİĞİN VAKTİ GELDİ!

Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.