Başkent Ankara Haberleri, MEM, Mili Ekonomi Modeli, Viyana
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu,
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Ortadoğu'daki gelişmeler kapsamında yapılması gerekenlere işaret ederek "Dışişleri Bakanının beklentileri gerçekleşir ve Körfez ülkeleri İran’a karşı askeri bir tepki verirse, Türkiye bu askeri ittifakın mutlaka dışında kalmalıdır.
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Ortadoğu'daki gelişmeler kapsamında yapılması gerekenlere işaret ederek "Dışişleri Bakanının beklentileri gerçekleşir ve Körfez ülkeleri İran’a karşı askeri bir tepki verirse, Türkiye bu askeri ittifakın mutlaka dışında kalmalıdır. Savaşı bölgesel bir savaş olarak tanımlamak yerine, ABD-İsrail-İran savaşı olarak tanımlamalı, kendisine sıçramaması için gayret göstermelidir" dedi. Türkiye'nin, Şam ve Bağdat'la olan ilişkilerini de yakın tutması gerektiğini belirten Dervişoğlu, "Bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin olumsuzluklardan etkilenmemesi için gayret göstermelidir" ifadesini kullandı. Dervişoğlu, "Bütün bunlarla birlikte, altını çizerek tane tane söylüyorum: İmralı süreci derhal sona erdirilmelidir. Millî kimliğimizi zayıflatan söylemler derhal terk edilmelidir. Bu yolda şuursuzca önerilen yasal ve anayasal değişiklikler bir daha inmemek üzere rafa kaldırılmalıdır" şeklinde konuştu. Partimizin grup toplantısında ekonomiye dair de değerlendirmelerde bulunan Dervişoğlu, "Raftaki yangını söndürün. Pazardaki yangını söndürün. Eğer gerçekleri görmüyorsanız, pazara gidip gerçeklerle yüzleşin. Domatesin 300, biberin 400 lira olduğu bir ülkede; emeklilerimiz 20 bin lira maaşla tencerelerini nasıl kaynatacak? Siz hiç utanmıyor musunuz?" diye ekledi.
Değerli milletvekilleri ve misafirler,
Saygıdeğer basın mensupları,
Aziz milletim!
“Dünya düzeni” değişiyor.
Bugün hür düşüncenin hayat verdiği dünyanın ruhu can çekişiyor.
Geleceğin daha iyi olacağına dair iyimserliğin çoktan solduğu,
Yarınlara dair kaygının göğüsleri daralttığı,
Tuhaf bir dönemden geçiliyor.
İnsan aklının adeta “deliler” tarafından esir alındığı,
Dünyayı savaşa, kaosa ve kargaşaya sürüklediği bir zaman yaşanıyor.
Ne şanssızlıktır ki,
Açlığın ve hatta salgınların dahi geri döndüğü,
Orman kanunlarının yeniden geçerli olduğu bu dönemde ülkemiz,
Ulus-devletin kıymetini bilmeyen,
Adeta hakikatle savaşan bir hükümet tarafından yönetilmektedir.
Hatadan hataya koşuyorlar.
Vazifelerinin üstesinden gelemiyorlar.
Dışarının çalkantılarından milletimizi koruyamıyorlar.
Bu büyük milletin dertlerine çare bulamıyorlar.
Karmaşıklaşmış tüm bu sorunlar karşısında
İnsanımızın tutunacak dalı olamıyorlar.
Yaşadığımız derin ekonomik krize hamasetle,
Vatanımızın her karışında hissedilen güvensizliğe de
Garip bir müsamaha ile yaklaşıyorlar.
Burada söylemek istediğim açıklıkla şudur:
Bizim Çelik Kubbemiz de Demir Kubbemiz de öncelikle Cumhuriyet’tir.
Ulus bilinci yoksa, ulus-devlet yoksa, Türkiye’nin ulusal savunması sağlanamaz.
Tüm meselelere işte bu zaviyeden bakıyoruz.
Farkımız da budur.
Onların Terörsüz Türkiye projesi, ulus-devletten kesin olarak uzaklaşmak demektir.
Bizse, Türkiye’nin bekasının yurttaş haklarının
Tam ve kâmil şekilde sağlanmasından geçtiğini biliyoruz, söylüyoruz.
Cumhuriyeti sahipsiz ve güçsüz kılmak, kimseye fayda getirmez.
Ulus vasfını, Cumhuriyet’ten ayırmak,
Üniterlikten taviz verecek kapılar açmak,
Truva’nın kapılarını açmaktır.
O kapı da başıboş değildir, herkes bunu böyle bilsin!
Türk milleti yalnız, çaresiz, mecbur ve mahkum değildir; biz varız!
Geçtiğimiz hafta konuşmamda,
Ülkemizin İran savaşına askeri olarak müdahil olmaması gerektiğini söylemiştim.
Bununla birlikte,
Savaşın tarafları ile kurduğu ilişkiyi
Uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülüklerin ötesine
Taşımaması gerektiğinin de altını çizmiştim.
Son olarak da,
İran’ın bir iç savaşa sürüklenme riskinden bahsetmiş,
Bölgedeki PKK bağlantılı grupların silahlandırılmasının
Kabul edilemeyeceğini belirtmiştim.
Böylesine büyük bir risk mevcut iken,
Tamamıyla iç politikada iktidar hesaplarıyla başlatılan İmralı/İhanet Süreci’nin ise
İvedilikle bitirilmesi gerektiğini de eklemiştim.
İran savaşında bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz.
Trump yönetimi,
Tahran’da konuşabileceği bir yönetim arzu ettiğini
Ve nükleer çalışmaların sonlanması başta olmak üzere,
Yeni yönetim ile anlaşabileceğini söylüyor.
Bunun olmaması durumunda ise İran’ı,
Bütün enerji altyapısını imha etmekle
Ve Hark Adası’nı işgal etmekle tehdit ediyor.
Öte yandan Tahran’daki yönetim ise,
Bu talepleri egemenlik haklarına karşı
Açık bir saldırı olarak değerlendirmekte
Ve Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutacağını
Amerikan varlığının bulunduğu bölge ülkelerini de hedef alacağını söylemektedir.
Temennimiz elbette ki, bu savaşın bir an evvel bitmesidir.
Ancak, yaşanan krizin dünya ekonomisine yükü her geçen gün artarken,
Savaşın şiddetini artıracağını öngörebiliriz.
Mevcut durumun sonlanması için,
Eğer taraflar geri adım atmazsa,
ABD ve İsrail’in kazanmak,
İran rejiminin ise ayakta kalmak için
Her adımı atabileceği bir döneme giriyoruz.
Türkiye için tarafsızlığını korumak
Her zamankinden daha zor olacaktır.
Ancak bunu başarmak zorundadır.
Türkiye duygusal malum odakların refleksleriyle,
Avrasyacı propagandanın etkisiyle, geleneksel ilişkilerini bozacak,
İttifaklardan dışlanacak adımlar atmamalıdır.
Topraklarının İran’a karşı savaşta kullanılmasına izin vermemelidir.
Bu savaştan Türkiye,
Tek bir vatandaşının burnu bile kanamadan çıkmalıdır.
Aynı şekilde Türkiye sebebiyle de
Hiçbir insana zarar gelmemelidir.
Geçen hafta dış politika önceliklerimizi anlatmıştım.
Şimdi daha somut uyarılar yapma ihtiyacı hissediyorum.
Eğer,
Dışişleri Bakanının beklentileri gerçekleşir
Ve Körfez ülkeleri İran’a karşı askeri bir tepki verirse,
Türkiye bu askeri ittifakın mutlaka dışında kalmalıdır.
Savaşı bölgesel bir savaş olarak tanımlamak yerine,
ABD-İsrail-İran savaşı olarak tanımlamalı,
Kendisine sıçramaması için gayret göstermelidir.
1980-1988 yılları arasında İran-Irak savaşı sırasında
Ülkemizin izlediği dış politika bu açıdan yol göstericidir.
Bununla birlikte Türkiye,
Şam ve Bağdat ile ilişkilerini yakın tutmalıdır.
Bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin
Yaşananlardan olumsuzluklardan etkilenmemesi için
Gayret göstermelidir.
Bütün bunlarla birlikte eş zamanlı olarak,
Altını çizerek tane tane söylüyorum,
İmralı süreci derhal sona erdirilmelidir.
Millî kimliğimizi zayıflatan söylemler derhal terk edilmelidir.
Bu yolda şuursuzca önerilen yasal ve anayasal değişiklikler,
Bir daha inmemek üzere rafa kaldırılmalıdır.
Zaman,
İç politika kazanımları için şımarıkça hareket etme zamanı değildir.
Hükümetle yakın ilişki içinde olan
Ve söyledikleri sanki Türk hükümetinin resmi görüşüymüş gibi algılanan
Medyadaki soytarılıklara derhal son verilmelidir.
Türk milleti, algı operasyonlarının nesnesi yapılamaz.
Burada medyaya değil,
Onların sahiplerine sesleniyorum.
Aklınızı başınıza toplayın!
Başka Türkiye yok beyler, başka Türkiye yok!
Bu işin çözümü bellidir:
Teröristi caydırmalısın ama her daim terörle mücadele etme gücünü sergileyerek!
Teröre tevessül edilmesini sona erdirmelisin,
Ama teröre gerek kalmayan bir devlet-yurttaş ilişkisini,
Yani Cumhuriyeti güçlendirerek!
Müebbet hapse mahkum bir kişiye statü arayarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ileriye taşınamaz!
Tarihin çöplüğüne atılmış ideolojilerin,
Aksak akılların dünyasında üretilen,
Gerçeklikten kopuk hayallerin propagandasına
Bu millet maruz bırakılamaz.
Muhtaç da edilemez.
Bu hâl, bize şu hakikati göstermiştir:
Sadece ülkemizin değil; bölgemizin huzuru için
Öncelikle bir Türk Paktı hayata geçirilmelidir.
Bu yüzden,
Türkiye’nin, Azerbaycan’ın ve KKTC’nin
Her zamankinden daha yakın çalıştığı,
Tüm Türk devletlerinin,
Birbirlerinin güvenliğine kefil olabildiği bir odak hâkim olmalıdır.
Türkiye’nin koşulsuz yer alacağı tek ittifak da budur.
Değerli arkadaşlar,
Son günlerde
Yargıdaki bozulma ile ilgili çok fazla haber okuyor
Ve iddia duyuyoruz.
Müsaadenizle,
Meseleyi kişiselleştirmeden, yapısal bir analiz yapmak istiyorum.
Zira isimlerin ve kişilerin bu sistemde hiçbir önemi yoktur.
Sorun bizzat sistemin kendisindedir.
Türkiye’de ya da herhangi bir modern devlette,
Vatandaşları kanunlar korur.
Ve yine vatandaşlar kanuna göre cezalandırılır.
Türkiye,
Bu en temel ilkeyi maalesef kaybetmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi ile birlikte ortadan kaldırılan
Sadece yasamanın gücü olmamış,
Aynı zamanda yargının bağımsızlığı olmuştur.
Ve maalesef gelinen aşamada,
İnsanları koruyan da cezalandıran da bizzat siyasettir.
Hatta insanların siyasi iktidar ile kurduğu ilişkidir.
Bugün yasalar,
İktidar yanlıları için farklı,
Muhalifler için farklı yorumlanmakta, farklı uygulanmaktadır.
Bu durum ise,
Yargı ile münasebeti olan herhangi bir vatandaşı,
Siyasi bir bağlantı bulmaya sürüklemektedir.
Neticede,
İnsanları koruyacak bir kanun yoksa,
İnsanlar kendilerini koruma yöntemlerini geliştirmek mecburiyetinde kalır.
Bu son derece tehlikelidir.
Kişinin kendi hesabına adaleti temin etmek mecburiyetine yönlendirilmesi,
O ülkedeki adalet sistemini yerle bir eder.
Bu doğru değildir, olamaz da.
Lakin olan budur.
Bu siyasi bağlantıyı sağlayanlar ise
Bu hizmeti, belirli bir tarifeye göre uygulamakta,
Hukuki süreçlerin sonuçları adeta bir borsa tarafından belirlenir hale gelmektedir.
Bu düzen,
Yargıyı kontrol eden siyasi iktidara kıyısından köşesinden yaklaşabilen
Herkes için zengin olma fırsatlarıyla doludur.
Bu sistem,
İş takipçileri, komisyoncular üretir.
Günün sonunda hukuk pazara çıkarılır.
Nihayetinde bırakın yargının adaleti sağlamasını,
Yargı bir tehdit, şantaj ve zenginleşme aracına dönüşür.
Çürümenin kurumsallaşması dediğimiz hadise tam olarak budur.
Ufak tefek davaları para karşılığı çözmekle başlayan işler,
Artık masum insanları tehdit etmek
Ve onları gasp etmek için yargının kullanılmasını beraberinde getirir.
Bugün,
İster iktidara ister muhalefete oy vermiş olsun,
Ülkenin büyük çoğunluğunun vicdanını yaralayan birçok adaletsizliğin kaynağı budur.
Çetelerin sokaklara çöreklenmesinin,
Mafyaların, çetelerin elini kolunu sallayarak gezmesinin,
Uyuşturucunun yaygınlaşmasının,
Şehirlerimizin adeta bir oligark ekonomisine teslim olmasının sebebi budur.
Bu öyle bir tezgahtır ki,
Parayı sezen buraya doğru hareket eder.
Gazeteci iftira atmama karşılığında para ister,
Sosyal medya fenomeni itibarınızı zedelememek karşılığında para ister,
Siyasetçiler, avukatlar ve danışmanlar
Sizi kanuni olmayan süreçlerden korumak için para ister.
Bu arada fabrikalar durur,
İşsizlik artar,
Ekonomi çöker.
Ama suyun üzerinde bu asalak sınıfı kalır,
Tatlı hayat yaşamaya devam ederler.
Buna dur demek için,
Denetim mekanizmalarını “Bürokratik oligarşi” deyip,
Bir kenara iten anlayış terkedilmelidir.
Yargıyı bağımsız,
Medyayı hür,
Parlamentoyu ise güçlü kılmaktan başka çaremiz yoktur.
Herkes aklını almak mecburiyetindedir.
Her şeyi açık ve net olarak anlatıyorum:
Türkiye’yi yeni yeni maceralara sürüklemek, kimsenin hakkı ve haddi değildir.
Sevgili arkadaşlar,
Çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak için
Hukuki bir duvar da inşa etmeliyiz.
Açık konuşalım,
Cumhuriyet tarihinde ilk defa
Sokaklarımız çocuklarımız için güvenli değil.
Yargı mercileri ve kolluk kuvvetleri,
Sokaklarda ve kamusal alanlarda kamu güvenliğinin bozulması karşısında çaresiz.
Suçlar artıyor, suçlular çoğalıyor.
Türk milleti adeta kaderine terk edilmiş durumda.
Biz bu ülkede Türk sorunu var derken,
İşte bu durumu kastediyoruz.
Hukuk, yargı, adalet…
Bunlar, vatandaşı korumak için vardır.
İktidar odaklarını ve onların kirli düzenlerini korumak için değil.
Hukukun amacı, körü körüne itaati sağlamak değil,
İnsan onurunu ve yurttaş haklarını koruyacak bir düzeni sürdürmektir.
Biz, müreffeh bir ülkenin hür insanları olarak,
Hak ettiğimiz düzeni, milletimizle el ele kurmak için yola çıktık.
Cumhuriyet sorumluluğu en başta budur.
Var olma sebebimiz budur, iddiamız budur, istikametimiz de budur.
Hepimizin her gün yaşadığı üzere,
İçeride çürüyen ve yitirilen yalnızca hukuk düzeni değildir.
Soframız küçülmekte, vatanın bereketi solmaktadır.
2025 yılının tarımsal desteklerini ödemek için,
2026’nın Mart ayını beklediniz.
Bu destekler açıklandığında mazot 40 liraydı.
Bugün 80 liraya dayandı.
Gübre fiyatı son 3 haftada yüzde 50 yükseldi.
Mart bitti.
Bu ödemeleri hâlâ tamamlamadınız.
Enflasyon her şeyi süpürdü.
Para çiftçinin cebine girmeden pul oldu.
2025 ödemelerini hiçbir bahane üretmeden hemen yapın!
Çiftçi, traktörünün marşına basamaz oldu.
Tarımsal mazottan vergiyi derhâl kaldırın.
Üreticilere, artan maliyetlere uygun, ilave destek sağlayın.
Acil çözüm reçetesi olarak,
Çiğ süt fiyatını hemen açıklayın.
Üreticiyi belirsizliğe mahkûm etmeyin.
Çiftçilere mazot ve yem desteklerini artırın.
Maliyet artışlarını görmezden gelmeyi bırakın.
Ziraat Bankası’nın üretim için kullandırdığı kredi limitlerini
2024 prangasından kurtarın.
Oluşan koşullara göre limitleri güncelleyin.
Tarladan sofraya gıda taşıyan nakliyeciye vergisiz yakıt sağlayın.
Raftaki yangını söndürün.
Pazardaki yangını söndürün.
Eğer gerçekleri görmüyorsanız, pazara gidip gerçeklerle yüzleşin.
Domatesin 300, biberin 400 lira olduğu bir ülkede,
Emeklilerimiz 20 bin lira maaşla tencerelerini nasıl kaynatacak?
Siz hiç utanmıyor musunuz?
Bugün vatandaşlarımız
Et alamadığı için hamura, nişastaya yöneliyor.
Bakın rakamlara,
2023’te 52 kilo olan kişi başı yıllık patates tüketimi
2025’te 67 kiloya çıkmış.
Bu bir tercih değil, bir zorunluluk.
Milletimiz beslenmiyor, karnını tok tutmaya uğraşıyor.
Ortaya çıkan bu tablo, yoksullaşmanın en somut halidir.
Bu hanelerimizdeki mutfak yangını
Bir geçim krizidir.
Bir ülkede et tüketimi azalıyor,
Patates tüketimi artıyorsa,
Orada refah değil
Yoksulluk büyüyordur.
Gelinen noktada ülkemiz
Cumhuriyet tarihinin en ağır krizlerinden birisi ile karşı karşıyadır.
Bu kriz sessiz ama derinden bir etkiyle büyümektedir.
Hükümet konuşmaktan kaçınsa da
“Gıdaya erişim krizi” yaşıyoruz.
İnsanlarımız artık et alamıyor,
Balık alamıyor,
Bakliyat alamıyor;
Kısacası protein sofralarımızdan çekiliyor.
Onun yerine ne geliyor?
Patates, makarna, ekmek…
Bunları almaya da ne kadar gücü yeterse.
Üç çocuğumuzdan biri yoksulluk içinde büyüyor.
Yeterli beslenemiyor.
Gençlerimiz yeterli harçlıkları olmadığı için
Her gün öğün atlıyorlar.
Yoksulluğun tetiklemesiyle okullaşma oranımız düşüyor.
Bir ülkede insanlar sağlıklı beslenemiyorsa
Orada sadece ekonomi değil,
Toplum sağlığı da çöker.
Bu ise krizin, sadece bugünün değil,
Geleceğin de krizi olduğunu gösterir.
Devlet vatandaşına sadece ekmek değil,
Sağlıklı beslenme imkânı sunduğu ölçüde büyük devlettir.
Büyük devlet, güçlü bir toplum ile,
Güçlü bir toplum ise sağlıklı beslenen bireylerle mümkündür.
Bu yüzden bugünkü vahim tablo,
Bir an önce değişmelidir.
Temel gıda maddelerindeki vergi yükünü sona erdirmeliyiz.
Tarım ve hayvancılıkta topyekûn bir üretim seferberliği başlatılmalıdır.
Özellikle çocuklarımızda beslenme eşitliğini sağlamak açısından
Okullarımızda ücretsiz sağlıklı beslenme programları uygulamaya alınmalıdır.
Biz bireyin sadece karnını doyurduğu değil,
Sağlıklı beslendiği bir Türkiye istiyoruz.
Çok fazla bir şey istemiyoruz;
Mutlu yarınlar için tok karınlar istiyoruz.
Değerli arkadaşlar,
Bu çöküş, devletin kendi omurgasında da görülmektedir.
Çalışan diğer kesimler gibi,
Memur maaşları da çok uzun zamandır
Gerçek hayat maliyetlerini karşılayamaz durumdadır.
Özellikle büyükşehirlerde yaşamak
Kamu çalışanları için yüktür.
Kamu görevlilerinin mali ve sosyal hakları,
İçinde bulunulan hayatı taşıyamamaktadır.
Bunların üstüne eklenen adaletsiz uygulamalar,
Partizanca hareketler,
Siyasi mobbingler,
Liyakat dışı atamalar
Kamu emekçilerini umutsuzluğa, karamsarlığa,
Devletine karşı aidiyet duygusunun zayıflamasına itmektedir.
Bir devlet için en büyük tehlikelerden birisi
Aidiyet duygusunu ve motivasyonunu kaybetmiş kamu görevlileridir.
Kamu görevlilerinin haklarını savunmak ve iyileştirmek amacıyla kurulan
Sendika ve konfederasyonlar
Bahsettiğimiz geriye gidişle,
Hak kayıpları ile ilgilenecekleri yerde
İktidara şirin görünmekle,
Cumhuriyet düşmanlığı ile meşgul olurlarsa
Kaybeden yalnızca milyonlarca kamu emekçisi değil,
Bizzat devletin kendisi olacaktır.
Bugün oturdukları koltukları borçlu oldukları Cumhuriyete
İhanet ve nankörlük kervanına yeni katılımlar görüyoruz.
Memur-Sen Genel Başkanı’ndan bahsediyorum!
Bu Cumhuriyet öyle büyüktür,
Öyle sahip çıkılasıdır ki,
Bugün kendisine küfreden bu zatı,
Tokat’ın Ahmet Danişment Köyü’nden almış;
Önce öğretmen,
Sonra okul müdürü yapmış,
Sonra da sendika başkanı olmasının yolunu açmıştır.
Ama 1 milyonun üstünde
Kamu görevlisini temsil eden bir sendikanın koltuğunda oturan bu zat,
Geçtiğimiz günlerde yapmış olduğu konuşmada diyor ki:
Anadolu,
100 yıllık narkozdan çıkıyormuş.
Yeni bir diriliş,
Yeni bir uyanış hamlesi yaşıyormuşuz.
İradesi örselenmiş,
Tarihiyle bağı kesilmiş eski Türkiye yokmuş da,
Yüklerinden kurtulan bir Türkiye varmış.
Bu sözleri duyunca insan,
Açıkça sergilenen bu hainlik ve nankörlük karşısında üzülüyor,
Bu şahıslar adına utanıyor.
Ama hani meşhur söz vardır ya:
Nankörlük, insanın kendi ruhuna ettiği ihanetin adıdır.
Vefasızlık, geçmişi silmek değildir, geleceği yıkıp dökmektir.
Bu zata tavsiyemiz,
Cumhuriyet’le kavgaya tutuşarak iktidara şirin gözükmek yerine,
Temsil ettiği kamu görevlilerinin dertleri ile dertlenip,
Kamu emekçilerinin içine düştüğü ekonomik darboğazdan
Nasıl kurtulacaklarına yönelik kafa yorması
Ve sendikacılığın hakkını vermesidir.
Böyle utanmazlık hiçbir Türk evladına yakışmaz!
Cumhuriyet’le kavga bir sendika başkanının işi değildir ve olmamalıdır.
Kamu emekçileri arasında iktidara yakınlığı ile “sarı sendika” olarak adlandırılmaktan
Biraz gocunup sendikal hareketin gereklerini yerine getirmekte uzak durmasın.
Hükümete yakın durmak, kişinin dünya ve siyasi görüşüyle ilişkilendirilebilir.
Ama yanlışın uşağı ve kölesi olmak bir Türk’e asla yakışmaz.
Bu zat Nisan 2015’te göreve başlamıştır.
Bugün itibariyle 11 yıldır o koltuktadır.
11 yılda kamu görevlilerinin mali-sosyal hakları ilerlemiş midir?
Tabii ki hayır.
Aksine kamu görevlilerinin alım gücünde ciddi kayıplar olmuştur.
2015 yılında ortalama memur maaşı ile
13-14 adet çeyrek altın alınabilirken,
Bugün 4-5 çeyrek altın anca alınabilmektedir.
2015 yılında memur maaşıyla ev kredisine girebilmek,
Ev alabilmek mümkün iken,
Bugün imkânsız hale gelmiştir.
Bu bey Cumhuriyet’i sorgulayacağına hükümeti sorgulamalıdır.
Kısacası kamu görevlilerinin alım gücü yıllar içerisinde erimiştir.
İktidar,
Devleti memuruyla yönetir.
Memuriyetin bir yarısı arpalık olup,
Bir yarısı da garibanlığın pençesine düşüyorsa,
İşte bugünkü gibi,
Ne icraat olur,
Ne düzen olur.
Eğer böyle olacaksa da
Yıkılsın böyle düzen, kahrolsun böyle devran!
Sorun,
Dün sorunu,
Bugün sorunu
Ve yarın sorunudur.
Dijital bir çağ,
Yerleşik tüm kuralları baştan yazıyor.
Lakin iktidar,
Gözünü vatandaşın kripto varlıklarına
Ve umutlarına da dikmiştir.
Hazine,
Bütçe açığını teknolojinin boğazını sıkarak kapatmaya yeltendi.
Medeni dünya,
Böylesine insafsız dayatmaları reddediyor.
Gelişmiş ülkeler
Yeniliği ödüllendirmek için birbiriyle yarışıyor.
Almanya’dan Dubai’ye herkes
Teknoloji yatırımcılarını çekmeye çalışırken,
İktidar bu işlemlerden vergi almanın peşine düştü.
Kripto varlığını, soğuk cüzdana taşıyan vatandaştan vergi istemek,
Şu aşamada doğru değildi.
Bu teklif,
Dünya gerçeklerinden bütünüyle kopuk bir akıl tutulmasıydı.
İYİ Parti’nin kararlı duruşu
Bu büyük hatayı engelledi.
Meclis’teki yoğun çabalarımız ve net itirazlarımız sonuç verdi.
Kripto varlıklarda işlem vergisinin dayatılmasından vazgeçildi.
Yani iktidarın hazırladığı ve ne devlete,
Ne yatırımcıya yararı olacak maddeler geri çekildi.
Çabaları için tüm milletvekillerimize teşekkür ediyorum.
Geleceğin dünyasını sadece gelir kapısı görenler yanılıyor.
Bu saha bir özgürlük ekosistemidir.
Genç zihinleri vergi duvarlarıyla korkutmanıza müsaade etmedik.
Yarınlarımızı yasaklarla ve ağır yüklerle hapsedemeyeceksiniz.
Vakit,
Çağın ruhunu yakalama vaktidir.
Gün,
Yaratıcı zihinlerin önündeki engelleri yıkma günüdür.
Milletin hakkını her sahada,
Her kürsüde savunmaya devam edeceğiz.
Bakın bunu başka bir örnekle de anlatayım.
Türkiye dün itibariyle 5G’ye geçiyor.
İktidar öyle söylüyor.
Ama bu teknolojiye geçen, 137. ülkeyiz.
İnternet hızı bakımından ise 100. sıradayız.
Türkiye, bir yere varacaksa
Bu, vatanı fiber ağlarla örmeden olmaz.
Bugünün gerekleri bunlardır.
Ya yasak var ya kısıt var ya da eksik var!
Ya da sürekli olarak af peşindeler.
Şimdi bunu niye söylüyorum?
Torba af yasası hazırlığı içindeler.
Öğrenci, memur, disiplin, SGK, BAĞ-KUR…
Bunun kuyruğuna da adı “infaz indirimi” olan terörist affını bağlayacaklar.
Bakın, bir af, belli gerekçelerle mümkün ve gerekli olabilir.
Bunları ayrı ayrı ele almak gerekebilir.
Ancak af, vergisini ve primini zorda olduğu için değil,
Keyfi ödememeyi alışkanlık haline getirmişler için;
Okula devam etmemeyi ya da mezun olmamayı,
Nasılsa af çıkar diye boş verenler için;
Yahut en önemlisi
Suç işlemeyi, zaten 6 ay yatarım salarlar, af gelir diye
Meslek haline getirmişler için bir ödüllendirmedir.
Burada Cumhuriyet bilinci,
yasalara uyanları, vergisini, primini zamanında ödeyenleri önceler,
İhlalleri ödüllendirmez.
O sebeple,
Vergi affı getiriyorsanız
İşini zamanında yapanları ödüllendirerek bunu yapacaksınız.
Reel sektörü, ancak hakkaniyet içinde korursanız
Pozitif bir netice elde edersiniz.
Aksi mümkün değildir.
Değerli arkadaşlar,
Korumak fiilini belki de en çok aile kurumu için düşünmeliyiz.
Böylece ferdi ve milleti korumak, geliştirmek mümkün olsun.
Bizim millet anlayışımızın temelinde de aile kurumu vardır.
Çünkü milletin özünde,
Eski kuşakların,
Bugün yaşayanların
Ve henüz doğmamış olanların arasındaki bağ vardır.
Bu bağı aile kurar.
Bu nedenle, geleneksel aile yapısı ve değerleri yok olursa
Türk milletinin felaketle karşılaşması kaçınılmaz olur.
Ancak bugün ailelerimiz yoksullaşıyor.
Ekonomik ve sosyal krizlerden korunamayan aileler dağılıyor.
Evlenme oranları düşerken,
Boşanma hızı artıyor.
Milletler için hayati önem taşıyan doğurganlık oranımız düşüyor.
Hem daha sağlıksız,
Hem daha yaşlı bir toplum haline geldik.
Bu felaket tablosuna rağmen AKP iktidarı,
Hamaset, kolaycılık ve popülizm dışında bir şey üretmiyor.
Bu ülkede muhafazakârlığa en büyük zararı da yine bu iktidar veriyor.
Aile ve millet bağı, hakikat olduğu kadar
Türkiye’yi yönetmenin akli ve vicdani kurgusudur.
Az evvel, kripto yasasındaki meseleyi aktardım size.
Unuttuğumuz tartışma ve uzlaşma kültürüne dair bir örnektir bu.
Ancak istisna kalmamalıdır.
Bu uzlaşma kültürünü yitirdikçe
Daha çözümsüz ve daha yaşanmaz bir siyaset ortaya çıkıyor.
Parlamento tam da bu yüzden gereklidir.
Aile milletin nasıl değişmez özü ise,
Parlamento da o milletin müşterek aklının,
Meşru siyasetinin ve milli iradesinin yegâne makamıdır.
Nasıl ki aile meselelerini,
Koridor fısıltılarıyla,
Kapı arkası hesaplarla,
Dedikodularla yürütemezseniz;
Devleti de parlamento düsturu olmadan,
Milletin gözü önünde konuşmadan,
Hesap vermeden yönetemezsiniz.
Yönetmeye kalkarsanız da olan budur.
Meclis devre dışı kalırsa
Hukuk kalmaz.
Sonra da kurumlar çürür.
Sonra millet yoksullaşır.
Sonra aileler dağılır.
Sonra gençler geleceğe küser.
Ve en sonunda devlet,
Kendi milletine güven veremez hale gelir.
Bizim itirazımız da tam buradadır.
Biz hesapsız bir siyaset peşinde değiliz.
Biz hesapsız bir muhalefet yapmıyoruz.
Hesapsız iktidarın karşısına,
Hesabı millete veren,
Yasayı parlamentoda yapan,
Meşruiyeti milletten alan,
Devleti yeniden ciddiyetle yöneten
Bir siyaset anlayışıyla çıkıyoruz.
Bu düzeni değiştireceğiz.
Aileyi de demokrasiyi de kurtaracağız!
Çünkü aileyi koruyacak olan da budur.
Gençlerin istikbalini güvence altına alacak olan da budur.
Toplumsal huzuru yeniden kuracak olan da budur.
Devlete yeniden itibar kazandıracak olan da budur.
Devleti, devlet yapan,
Koridor siyaseti değil,
Fısıltı siyaseti değil,
Kapalı kapılar ardında çevrilen hesaplar değil,
İşleyen kurumlardır.
Güçlü hukuktur.
Millet adına çalışan parlamentodur.
Bizim mücadelemiz tam da bunun mücadelesidir.
Milletin iradesini yeniden devletin merkezine yerleştirme mücadelesidir.
Aileyi koruyan,
Genci geleceğe bağlayan,
Emeği kollayan,
Hukuku ayakta tutan,
Meclis’i yeniden asli makamına kavuşturan bir Türkiye mücadelesidir.
Çünkü biz biliyoruz,
Hukuksuz düzen hastalık üretir.
Meclissiz siyaset, zafiyet üretir.
Aile güçsüzse, millete aidiyet azalır.
Gençlik umudunu kaybederse memleket gücünü kaybeder.
Onun içindir ki biz,
Bu ülkeye yeniden ciddiyet kazandırmak için buradayız.
Devlete yeniden itibar kazandırmak için buradayız.
Millete yeniden güven kazandırmak için buradayız.
Söz veriyoruz!
İnanın ki,
Bu memlekette yeniden hukuk konuşacaktır.
Kurumlar işleyecektir.
Cumhuriyet,
Adaletli,
Güvenli
Ve haysiyetli bir idareye kavuşacaktır.
Bunun için ihtiyaç duyulan tek şey; seçim ve İYİ Parti’nin iktidarıdır!
Ancak o zaman millet iradesi hâkim olacak
Meclis güçlenecektir.
Meclis güçlendikçe, millet kazanacaktır.
Bunun başka yolu yoktur!
Türkiye’de siyaset baskı altındadır.
Yolsuzluğa, yoksulluğa, yozlaşmaya ne kadar karşıysak,
Haksızlığa, hukuksuzluğa, adaletsizliğe,
Siyaset üzerindeki baskılara da aynı ölçüde karşıyız.
Muhalefetin demokrasi dışı yöntemlerle kuşatma altına alınması,
Yasaların, kişilere ve kurumlara karşı ayrı ayrı uygulanması,
Demokratik geleneklerin ve teamüllerin çiğnenmesi,
Olağanüstülüğün, olağanlaştırılarak tahakküm alanlarının oluşturulması,
Kabul edilebilecek uygulamalar değildir.
Bu uygulamalar sadece uygulayıcıları değil, rejimi de tartışılır hale getirir.
Türkiye’nin, 21. asırda ve Cumhuriyet’in 103. yılında bu tartışmaları aşamamış olması hali bile, çeyrek asırdır bu ülkeyi yönetenler açısından zillettir.
Ne diyelim, sebep olanlar utansın!
İYİ Parti’nin haklı ve soylu mücadelesi devam edecektir.
Yaşasın adalet, yaşasın eşitlik, yaşasın hürriyet, yaşasın Cumhuriyet diye haykırmayı sürdüreceğiz.
Allah’ın izni ve milletimizin desteğiyle bu kara günleri geride bırakıp, aydınlık ufuklarla buluşacağız.
Mücadele bizden, takdir milletten, tevfik Allah’tandır.
Hepinizi en içten duygularımla, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
En Çok Okunan Haberler