Başkent Ankara Haberleri, MEM, Mili Ekonomi Modeli, Viyana
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu,
İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin terör örgütü PKK'nın elebaşı Öcalan için gündeme getirdiği "barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü" önerisine tepki gösterdi.
İYİ Parti Genel Başkanı Dervişoğlu, MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin terör örgütü PKK'nın elebaşı Öcalan için gündeme getirdiği "barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü" önerisine tepki gösterdi. Partimizin TBMM grup toplantısında konuşan Dervişoğlu, "Bu nasıl bir öneridir? Dünyanın neresinde, hangi hukuk sisteminde; bir hükümlüye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde olduğu gibi resmi bir yetki alanı bahşedilir? Bu deliliktir, delilik! Aklınızı başınıza alın! Dünyayı kendinize güldürmeyin! Siz utanmıyorsunuz, sizin yerinize ben utanıyorum. Allah sızı ıslah etsin, nasıl biliyorsa da öyle yapsın!" dedi. Süreç komisyonunda bulunan CHP'ye, mutlak butlan davası üzerinden şantaj yapıldığını da savunan Dervişoğlu, CHP Genel Başkanı Özel'e yaptığı çağrının arkasında olduğunu ekledi.
Büyük Türk milleti,
Değerli milletvekilleri ve misafirlerimiz,
Hepiniz grup toplantımıza hoş geldiniz.
Hakikatin karartıldığı ve çarpıtıldığı yerde
Milletin sofrası da emeği de geleceği de karartılır.
İktidarın,
Yolsuzlukları yasaklarla kapatmak dışında
Yapabildiği bir icraat yok.
Yoksulluğu yalanlarla örtmek dışında
Verebildiği bir vaat yok.
Zaten akıllarında Türk milletine hizmet etmek gibi bir mevzuu da yok.
Karşımızda, oranı yüzde 30’u aşan dev bir işsiz ordusu dururken,
Bize yüzde 8’lik bir işsizlik masalı okuyorlar.
En büyük darbeyi gençlerimiz alıyor.
Üniversite mezunu çocuklarımız,
Diplomalarını rafa kaldırıyor.
Diplomalı yoksul ev gençleri olarak yaşıyorlar.
Ailelerine bakmak hayaliyle okuyup,
Ailelerinin ellerine bakıyorlar.
Evde kimse kimsenin yüzüne bakamıyor.
Milyonlarca fidan geleceğe dair inancını yitiriyor.
Geleceğini yaban ellerde arayan pırıl pırıl bir nesil
Avuçlarımızdan kayıp gidiyor.
Bir tarafta da durmaksızın dönen,
Bütün bir milleti içine çekip boğan dipsiz bir borç girdabı var.
Batık kredi miktarı bir yılda %88 artmış.
Kredi kartı ve bireysel borçları da 4 trilyonu aşmış.
Türkiye genelinde icra dairelerinde bekleyen dosya sayısı
24 milyonu bulmuş.
24 milyon diyorum!
Vatandaşın yarısı diğer yarısıyla; tamamı, devletle davalık.
Bu sıradan bir borç olmanın çok ötesindedir.
Hepimizin yarınlarını,
Henüz doğmamış evlatlarımızın geleceğini bile
İpotek altına alan ağır bir esarettir.
Vatandaş da esnaf da nefes alamıyor.
İş dünyası bir çöküşe doğru sürükleniyor.
Eskiden
Taş üstüne taş koymak, fabrika açmak,
Tarlaya tohum serpmek, üretime can vermek için borç aranırdı.
Şimdi ayakta kalmak için…
Bugün tarlalar boş, üretici memleketinden kaçıyor.
Türkiye’nin en büyüğü dediğimiz holdingler bile,
İştiraklerini satıyorlar.
50-60 yıllık dev şirketler Türkiye sahnesinden çekiliyorlar.
Biz gidip yerinde görüyoruz.
Nisan ayı içinde milletvekillerimiz ve genel başkan yardımcılarımız
36 ilimizi ziyaret etti.
Onlar, insan içine çıkacak yüzleri olmadığı için,
Yurtdışında esnaf ziyareti yapıyorlar.
İnternetin başına geçip,
Google’a “satılık fabrika” yazın ve görün.
Ülkenin hemen her yerindeki organize sanayi bölgelerinde
Yüzlerce fabrika ya satılıktır ya kiralıktır.
Soruyorum, bir fabrika neden satılır?
Fabrika maliyetlere dayanamadığı için satılır,
Finansmana ulaşamadığı için,
Borçlarını ödeyemediği için,
Ürettiğini satamadığı için satılır!
Bugün “yatırım cazibe programı” adı altında,
Kapitülasyon pazarlayan bakan görünümlü komiserler eliyle
Bile isteye ortaya çıkan tablo budur.
Geçtiğimiz günlerde,
“Boşanmalar artıyor. Doğurganlık hızı düşüyor”
Diye yakınan Cumhurbaşkanı’na soruyorum:
Aileleri dağıtan, beşikleri boş bırakan sebep nedir?
Şu cümleler de ona ait,
2026-2035 Aile ve Nüfus 10 Yılı konuşmasından:
“Bize nüfusla kalkınma arasında birbirine zıt bir ilişkinin olduğu söylendi,
Nüfus ve doğurganlık arttıkça, yoksulluğun artacağı, refahın azalacağı ifade edildi.”
Peki elde ne var? Soruyorum?
Nüfus ve doğurganlık desen, azalıyor,
Refaha ne olmuş, gel de bir kere kendin bak!
Onlar kadar yetki topladığın padişahlar bile
Tebdili mekân dolaşırlardı!
O yanındaki “emredersiniz efendim” tayfasına 1 gün izin ver de gör!
Evlere, okullara, pazar yerlerine, fabrikalara bir bak.
Köylere bir bak, eğer köy bulabilirsen!
3 çocuktan bahsediyorsun!
Önlemler, paketler açıklıyorsun,
Kredi veriyoruz, destek veriyoruz diyorsun.
Sonuç,
Yine aynı, yine aynı!
25 yılın faturası bu.
Boşanma sayısı da oranı da artmış,
Evlilik yaşı yükselmiş,
Evlilik oranı düşmüş!
Adrese teslim ihalelerle yandaş müteahhitleri zengin etmekten
Rezidans ve AVM dikmekten,
Nefes almaya vakit bulamamışsınız,
Ama ev sahipliği oranı bile düşmüş!
Bugün haneler dağılıyorsa,
İnsanlarımız çocuk yapmaktan,
Hayat kurmaktan korkuyorsa,
Nüfusumuz da bu yüzden azalıyorsa,
Bunun faturasını kime keseceğiz?
25 yıllık bu sanat eserinin sahibi kim Sayın Erdoğan?
Türkiye’yi bu duruma kim getirdi?
Bu millet kimden hesap soracak?
Evlilik kredisi veriyorsun, çok güzel!
Yahu, “evlenmek için krediye ihtiyaç duyulması”
Sana gerçekten tuhaf gelmiyor mu?
“Ucuz toplu konut yapımı” diye belgeye imza atıyorsun,
Yaptığın evi de gidip,
Ya verimli tarlaya ya meraya,
Ya da su toplama alanına yapıyorsun.
Haberin yok, daha binalar yapılmadan çürüyor.
Sen açılışa gittiğinde,
Peyzaj yerine yeşil boya,
Asfalt diye siyah boya atıyorlar.
Binaları da brandayla kapatıyorlar.
500 bin konuta kura çekiyorsun,
9 milyon kişi başvuruyor…
Baktığını görmüyor musun?
Yoksa gördüğüne bakmaya yüzün mü yok Sayın Erdoğan?
Emirle faizi indirerek hayat pahalılığını bitireceğini sanıyorsun.
3 çocuk yapın diye parmak sallayarak,
Milletin yuva kuracağını, evlat sahibi olacağını düşünüyorsun.
İşte bu inat,
Evlatlarımızın kuracağı o mütevazi yuvanın tuğlasını,
Doğacak bebeğin mamasını çaldı.
Milyonların emeklilik hayallerini, huzurunu çaldı.
O yuvayı kurmak bile artık bir servete mal oluyor.
Servet, yani senin yanındakilerde bol,
Yurdum insanındaysa olmayan şey!
Bir aylık kreş faturası asgari ücreti silip süpürüyor.
Okul ara ki bulasın:
Temizliği var mı? Güvenliği var mı? Öğretmeni var mı?
Millet dert sahibi dert, dertler de 3 değil, 33!
Kim nasıl 3 evlat sahibi olsun?
Senin adamlarının çocukları özel okullarda okuyor,
Bu garip milletin evlatları da okumaya okul arıyor.
Aziz milletim ben size bir hakikati hatırlatayım,
Recep Tayyip Erdoğan’da yetki çok,
Ama niyeti yok!
Sorarsanız eksikleri “Yeni Anayasa”
Bunların anayasadan anladığı,
Erdoğan’ın hiçbir sınırlandırma olmadan kararlar alması,
Atamalar yapmasının yazılı hale getirilmesidir.
Yani sorun Anayasa metninde değil,
Sorun AK Parti’nin hukuk, demokrasi ve özgürlükleri algılayış biçimindedir.
O yüzden bu iktidarın ideal anayasası tek maddeliktir.
O madde de,
“Dediğimiz dedik, çaldığımız düdük” maddesidir.
Ne yapmaya niyetiniz var da Anayasa yetersiz mesela?
Bu Anayasa yüzünden ekonomik tedbirleri mi alamadınız?
Terörle mücadele ederken eliniz kolunuz mu bağlandı?
Toplumun ahlakını korumanıza engel mi oldu?
Savaş uçağı alımını mı engelledi?
Nedir o eksiklik mesela?
O sebeple,
Ağzınızda çiğneyip durduğunuz o kenger sakızını çıkartın da
İşinize gücünüze bakın.
Ettiğiniz yemine sadık kalın,
Önce Anayasa’ya uymayı,
Cumhuriyet’in sahibi değil, ferdi olmayı öğrenin.
Gittiğiniz her yerden akıl almayı bırakın,
Güce tapınmaktan vazgeçin.
Emir alacağınız ve itaat edeceğiniz yer;
Yalnız ve sadece Türk milleti olmalıdır, bunu unutmayın.
Gelelim şu bitmek bilmeyen enflasyon aldatmacasına.
Merkez Bankası, hâlâ ‘‘yılsonu hedefimiz yüzde 16’’ diyerek
Hepimizle dalga geçiyor.
3 gün önce açıklanan Nisan ayı enflasyonu ortada.
Ocak’tan bu yana geçen 4 ayda, neredeyse yıllık hedefe varılmış haldedir.
Masa başında uydurulan hedeflerle milleti uyutacaklarını sanıyorlar.
Çocuğumuza içirdiğimiz sütün, sofradaki peynirin,
Barındığımız evin kirası birkaç yılda üçe katlandı.
Maaşlar daha cebe girmeden eriyip buharlaşıyor.
Kâğıt üzerine karaladıkları o hayali oranlar,
Milletin boş tenceresini kaynatmıyor.
Gıda enflasyonunu düşürmezsen,
Hiçbir şeyin enflasyonunu düşüremezsin.
Kendi gıdanı üretemezsen,
Hiçbir gıdayı ucuza alamazsın.
Tarladaki buğdayın, domatesin,
Otlaktaki hayvanın etinin sütünün,
Kundaktaki bebeğe bağlandığını görmüyorlar.
İşte bu yangın yerinde çağrımızı yineliyoruz:
Bu Nisan enflasyonundan sonra,
Asgari ücrete Temmuz’da ara zam yapılması,
Bir tartışmanın, mülahazanın, araştırmanın konusu değildir.
Bu bir zorunluluktur.
İnsani ve vicdani bir zorunluluktur.
Daha geçtiğimiz hafta
Ziraat Odaları Birliği tarımdaki maliyetleri açıkladı.
Son bir yılda gübre fiyatları ortalama %80 artmış.
Çiftçi gübre kullanamıyor.
Yani? Verimi düşüyor.
Yani? Yerli üretim düşüyor,
Yani? İthalata bağımlılık ve zam!
Aile yılı için açıkladığı belgenin bir diğer maddesi:
“Kırsalın yerinde kalkınması ve nüfusun dengeli dağılımıdır.”
Kırsal neyle kalkınacakmış bir söyleyin?
Nüfus nasıl dengeli dağılacakmış bir söyleyin?
Bugün,
Ülkedeki ormanların ve tarım arazilerinin yüzde 60’ı
Madencilik için ruhsatlandırılmış durumda.
Sonuç?
Ucuza elden çıkartılan tarlalar, satılan meralar!
Sonuç?
Köyler bomboş!
Sonuç?
Türkiye uçuyor!
Türkiye, dünyaya nizam veriyor!
Türkiye, rekor kırıyor!
Nerede mi rekor kırıyor?
İki alanda!
Biri enflasyonda,
Diğeri de yabancı ülkelere yardım ve hibede, ilk 5 ülke içindeyiz!
Bir noktada da birinciyiz.
Dünyanın yozlaşmışlıkta ve yolsuzlukta rekortmen ülkelerinin başında gelen Somali’ye
En çok hibe veren ülkeyiz.
Kurulamayan ailelerden,
Kapanan fabrikalardan,
Ekilemeyen tarlalardan buraya nasıl mı geldik?
Kendi üreticisine vermesi gerekeni vermeyen,
EL İYİSİ bir iktidar tarafından tam 25 senedir yönetilmek kisvesi altında,
Göz göre göre sömürüldüğümüz için geldik!
Peki nasıl mı olacak
Ne mi yapılacak?
Devlet ve onu yöneten hükumet,
Anayasal ve yasal görevini yapacak!
Çiftçiye kanunen vermek zorunda olduğu,
Tarımsal desteğini bir ödeyecek!
Beş yılda bir, seçim sathı mahalini beklemeyecek
Teknofestler, dronlar, uydular, uçaklar diye övündüğü o teknoloji var ya,
İşte onu kullanacak ve bakacak:
Kim teşvik alıp tarlasını ekiyor, kim ekmiyor!
O zaman ekenin teşviğini arttıracak, işini kolaylaştıracak!
Başka ne mi yapacak?
Sanayicisine KDV’den kaynaklı borcunu ödeyecek!
Üreticinin alacağını kuşa çevirmeyecek,
Finansal destek diye inleyen fabrika sahibini rahatlatacak.
Başka ne mi yapacak?
Genç girişimcisine teşviklerini ödeyecek,
Onların umutlarıyla oynamayacak,
Enflasyonun %30-40 olduğu bu koşullarda,
O parayı 2 sene bekletip aklınca uyanıklık yapmayacak!
Başka mı ne yapacak?
Türkiye’yi Dubai yapmayacak!
Yabancıya yağdanlıkla koşmayacak.
İhracatçıya avantaj sağlamak istiyorsa,
Bin tane ayrı kalemle, bin tane ayrıcalıkla yapmayacak!
Tanıdığı olanın değil, işini doğru yapanın önüne,
Uyacağı tek bir standart koyacak!
Önce kendi esnafının yapılandırma talebini halledecek!
Vergisini zamanında ödeyeni,
Primini zamanında yatıranı ödüllendirecek.
Ceza ve af sarmalında, dürüst vatandaşla dalga geçmeyecek!
Ve bunları yapması gereken iktidar,
Şayet beceriksizlikle yapamıyorsa defolup gidecek, çekip gidecek.
Haa, bile isteye yapmıyorsa da,
Türkiye’yi sadece Türk milletinin gözünden gören,
İyiler ve cesurlar gelecek!
İşte o zaman, bu hesap herkesten tahsil edilecek!
Burada söylüyorum:
Türk milletinin hakkı kimsede kalmamıştır.
Biz onu, söke söke almayı da biliriz!
Aziz milletim!
Her 1 Mayıs’ta
Hangi sektörden olursa olsun,
Emekçinin dertlerini konuşmak ve çözüm bulmak yerine,
Biber gazı, cop ve gözaltı görüntülerini izliyoruz.
Geçtiğimiz hafta
Edirne’de Türk-İş ile birlikte 1 Mayıs törenlerindeydik.
“Derdiniz derdimdir, çileniz çilemdir, acınız acımdır.
Hayatımın sonuna kadar yanınızda olacağım” dedim.
Biliyorum ki,
Gerek işçilerimizin gerekse de kamu çalışanlarımızın
Bu ülkede yaşayan herkes gibi birçok derdi var.
Ben bugün için bir tanesini mutlaka dile getirmek üzere söz verdim.
O da vergi ve vergi dilimi meselesidir.
Türkiye’de bugün vergi dediğimiz şey,
Ne yazık ki kazançtan alınan bir pay olmaktan çıktı.
Adeta çalışanın, üretenin üzerine binen bir “sabır testi” haline geldi.
Vergi dediğimiz şey,
Devletle vatandaş arasındaki en temel adalet sınavlarından biridir.
Çünkü vergi sistemi,
Sadece devletin nasıl gelir topladığını göstermez.
Aynı zamanda devletin,
Vatandaşına nasıl baktığını gösterir.
Anayasamız açıktır.
Vergi, mali güce göre alınır.
Yani çok kazanandan çok,
Az kazanandan az alınır.
Ama yapılan tam tersidir.
Bu ülkede vergi yükü,
Servetten, ranttan, kayıt dışından, haksız kazançtan önce;
Bordrolu çalışanın maaşına,
Emekçinin alın terine,
Memurun ücretine,
Orta direğin cebine çökmektedir.
Toplam vergilerin
Yaklaşık üçte ikisi dolaylı vergilerden geliyor.
Gelir vergisi tahsilatının yüzde 53’ü ise ücretli kesimden alınıyor.
Yani bu ülkede vatandaş,
Ekmek alırken vergi ödüyor,
Su alırken vergi ödüyor,
Elektrik yakarken vergi ödüyor,
Akaryakıt alırken vergi ödüyor,
Maaşını alırken de ayrıca vergi ödüyor.
Bu çapraz ateş arasında kalmaktır!
Bu orta direğin infazıdır!
Değerli arkadaşlarım,
Meselenin adı tekniktir ama sonucu çok basittir.
Gelir vergisi tarifesi dediğimiz sistemde,
Çalışanın yıllık kazancı arttıkça bir üst vergi dilimine geçer.
Normal şartlarda bu, adil bir ilke olabilir.
Ama dilimler düşük belirlenirse,
Çalışan yıl içinde çok erken üst basamağa çıkar.
Maaşına zam almış gibi görünür,
Fakat daha yüksek vergi dilimine girdiği için
O zammın önemli bir kısmı daha cebine girmeden erir.
İşte bugün yaşanan budur.
Aylık net kazancı,
Asgari ücretin 1,5 katı civarında olan bir çalışan bile,
Yıl içinde taban dilimi aşmadan vergilendirilebilmelidir.
Ortalama özel sektör çalışanı,
Daha yıl bitmeden üst vergi dilimine sokulmamalıdır.
En düşük maaşlı memur,
Nitelikli özel sektör çalışanı,
İşçi, uzman, mühendis, öğretmen, hemşire, teknisyen;
Sırf bordrolu çalışıyor diye cezalandırılmamalıdır.
Bugünkü sistemin sonucu:
100 bin lira brüt maaş alan bir çalışan,
Tarife dilimlerinin yanlış kurgulanması nedeniyle
Yılda yaklaşık 60 bin lira daha fazla gelir vergisi ödemesidir.
Bu ne demek?
Ayda 5 bin lira kayıp demek.
Çocuğunun okul masrafından 5 bin lira eksilmesi demek.
Mutfağından 5 bin lira eksilmesi demek.
Kirasına, faturasına, pazarına ayıracağı paradan 5 bin lira eksilmesi demek.
Bunun adı vergi değildir.
Bunun adı çalışanın maaşına ay başında pusu kurmaktır.
Değerli milletvekilleri,
Bu mesele sadece çalışanın meselesi de değildir.
Mevcut sistem işvereni de sıkıştırıyor.
Çünkü maliyetini öngöremeyen işveren,
Artan vergi ve SGK yükünü üstlenmek yerine brüt sözleşmeye yöneliyor.
Yüksek işsizlik ortamında çalışan da,
Çoğu zaman bu dayatmayı kabul etmek zorunda kalıyor.
Sonra ne oluyor?
Aynı işi yapan,
Aynı emeği veren,
Aynı hayat pahalılığıyla mücadele eden insanlar arasında
Yılsonunda ciddi gelir farkları doğuyor.
Net sözleşmede, yük işverene,
Brüt sözleşmede, yük çalışana yıkılıyor.
Çalışma barışı bozuluyor.
İşçi de memnun değil.
İşveren de memnun değil.
Ama devlet, bordronun başında beklemeye devam ediyor.
Biz buna razı değiliz.
Biz diyoruz ki:
Vergi sistemi, çalışan için ikinci bir enflasyon canavarı olmamalıdır.
Gelir vergisi dilimleri, gerçek hayatın maliyetlerine göre güncellenmelidir.
Ücretler üzerindeki vergi baskısı azaltılmalıdır.
Ortalama ücretli, daha yılın ortasında üst dilime atılmamalıdır.
56 bin lira kazanan bir çalışanın yıllık kazancı 34 bin lira artacaktır.
84 bin lira kazanan işçi ve memur kesiminde yıllık rahatlama 62 bin lirayı bulacaktır.
140 bin lira kazanan nitelikli memur
Ve orta-üst düzey özel sektör çalışanında ise yıllık kazanç farkı 97 bin liraya ulaşacaktır.
Bu para, çalışana lütuf değildir.
Bu para, zaten onun alın teridir.
Bu para, onun emeğidir.
Bu para, onun ailesinin hakkıdır.
Bu para, yanlış kurulan vergi tarifesiyle bordrodan eksiltilen paradır.
Bu para, mutlaka çalışana, ter dökene, emek verene geri döndürülmesi gerekir.
İşte bunun için de İYİlerin iktidarı lazımdır.
Değerli arkadaşlarım,
Burada çok açık bir adaletsizlik var.
Damga vergisinde, harçlarda,
ÖTV artışlarında yeniden değerleme oranını kuruşu kuruşuna uygulayanlar ve
Hatta bir kuruşun binde birini bile hesap edenler,
Milyonlarca çalışanın gelir vergisi dilimine gelince kesirleri siliyorlar.
Akaryakıta otomatik artış yapılırken hafızası şaşmayan devlet,
bordrolu çalışanın hakkı söz konusu olunca hesap makinesini kapatıyor.
Biz buna itiraz ediyoruz
Ücretlinin talebi şudur:
“Benim alın terimi dilim dilim kesmeyin.”
“Ben zam aldığım için cezalandırılmak istemiyorum.”
“Ben bordrolu olduğum için kolay hedef haline getirilmek istemiyorum.”
“Ben vergimi ödeyeyim ama adil ödeyeyim.”
Bundan daha makul bir talep olabilir mi?
Bu talepler karşılanabilir ama Türkiye’de bunu yapacak iktidar yok.
Dolayısıyla ‘Önce iktidarı değiştirmeniz gereklidir’ diyorum.
Bu mesele sadece bir tarife meselesi değildir.
Bu, devletin emekle kurduğu ilişkinin meselesidir.
Çünkü güçlü devlet,
Vatandaşının cebine göz diken devlet değildir!
Güçlü devlet,
Vatandaşının hakkını, hukukunu koruyan devlettir.
Büyük devlet olmak için, büyük idarecilere ihtiyaç vardır.
Dolayısıyla bunlar gitmelidir!
Dolayısıyla biz gelmeliyiz!
Aziz milletim
86 milyonun emeği, göz göre göre israf ediliyor.
Oyu israf ediliyor, hayatı, günleri israf ediliyor.
Son 2 senedir,
Televizyon kanallarının akşam yayınlarında
Sürekli kulis haberleriyle ülke siyaseti dizayn edilmektedir.
Birtakım gazeteci görünümlü siyasi aparatlar için
Mutlak butlan davası,
İkiyüzlülüğün son dönemlerdeki ekmek kapısı olmuştur.
Çünkü bu kimseler ne partili siyasetçi,
Ne de basın emekçisi gazetecidir.
Sabah “mutlak butlan” kararıyla uyanmakta,
Gece “mutlak butlan” kararıyla uyumaktadır.
Daha önce, komisyon masasında yapılan şantaj olarak tarif etmiştim.
Yine aynı şeyi görüyoruz.
Sürecin her aşamasında yeni bir şantaj dalgası geliyor.
Sözde sürece, CHP desteğine ihtiyaç duyduklarında
Mühendislik faaliyetinin şiddetini kısıyorlar.
İhtiyaç azaldığında ise,
Odunu fırına veriyorlar.
Bu kürsüden aylar önce, Sayın Özgür Özel’e bir çağrı yapmıştım.
O masa sizi kurtarmayacak,
Hepimizi Türk milleti ile ittifak kurtaracak demiştim.
Gelin, geçmişten dersler çıkartarak,
Birlikte mücadele edelim ve bu otoriter yönetimi mağlup edelim demiştim.
Masadan kalktıkları anda yanlarında bizi bulacaklarını söylemiştim.
Halen bu sözlerimin arkasındayım.
Sözlerimin önü arkası aynıyla budur.
İçinde hiçbir siyasi hesap barındırmamaktadır.
Türk milletinin egemenliği ve
Cumhuriyet’in ihyası dışında bir kavgamız yoktur.
Bununla birlikte, iktidarın, muhalefeti topyekûn imha etme stratejisinin,
Sadece bir seçim zaferini amaçlamadığını,
Aynı zamanda tek adamlık sürecinin
Kendileri açısından gerekli bir adımı olduğunu görüyoruz.
Sırf parti içi iktidarlarının hesabını yaptıkları için
Bunu zerre umursamayan
Ve buna payanda olanları da açıkça yadırgıyor ve kınıyorum.
Aklı başında dediğimiz nice koca koca isim,
İş takibi yapmaktan, memleket takibini unutmuş haldedir.
Demokrasi, kendi belirlediğiniz rakiplerinize karşı kazandığınız
Bir gölge boksu değildir.
Demokrasi, kazanabilmek için,
Sizden daha kötü bir rakibe ihtiyaç duyduğunuz değil,
Siz, rakibinizden daha iyi olursanız kazabileceğiniz bir rejimdir.
Allah aşkına, son 2 senedir
Türkiye’yi soktuğunuz bunalımın bir farkına varın.
İmamoğlu’nu tutuklayarak,
Kendi başlattığınız ekonomi programının altına dinamit döşediniz,
Mansur Bey’in üzerinde baskıyı arttırarak,
Sadece muhaliflerin değil,
Kendi seçmeninizin de yargıya güvenini iyice tükettiniz.
Sayın Erdoğan,
Siz de siyasi kariyeriniz boyunca atlattığınız bütün badirelere rağmen,
Halkın desteği ve onayıyla ayakta kaldınız.
Sizi koruyan en kalın zırh, halkın teveccühü oldu.
Halkın desteği sayesinde ittifaklar kurup ittifaklar bozdunuz.
Bürokrasiyi, medyayı, iş dünyasını, sivil toplumu
Demir bir yumrukla yönetirken,
Bunu hep milli irade söylemine dayandırdınız.
Çünkü rakiplerinize kurduğunuz üstünlük, size meşruluk sağladı.
Şimdi muhalefeti imha etmeniz, rakibinizi kendiniz belirlemeniz,
Türkiye’yi temsil krizine sokmanız,
Gerçekten size karşı duyulan bu saygının devam etmesini sağlar mı?
Kendinize sormanız gereken soru budur!
Adil bir rekabet sonucu, kaybeden bir siyasetçi mi
Yoksa elindeki bütün devlet gücünü rakiplerini sindirmek için kullanan
Ve böylece seçim kazanan bir otokrat mı kendisini güvende hisseder?
Üzülerek söylüyorum ki,
Size seçimleri millet değil yargı ve bürokrasi kazandıracaksa
Size böyle bir iktidarı bahşedenler,
Bu iktidardan umdukları payı da,
Sizden mutlaka er ya da geç talep edeceklerdir.
Buradan AK Parti’ye oy veren
Ve bu partide siyaset yapan kardeşlerime de seslenmek istiyorum.
Zannetmeyin ki, çıkılan bu tek adamlık yolu sizi de etkilemeyecektir.
Hatta en büyük bedeli siz ödeyeceksiniz.
Bu bedeli size, oy verdiğiniz ve çalıştıklarınız ödetecek.
Demokrasiden uzaklaşmış bir Türkiye’de,
Emin olun pul kadar değeriniz olmayacaktır.
Başkanlık sistemi denilen garabetle,
Zaten düştüğünüz durumu, siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Kimseye ulaşamıyor, ulaşsanız da bir yere varamıyorsunuz.
Çünkü partinin bu denklemde hiçbir yeri yoktur.
Hatta artık her AK Partili,
Saray düzeninin yanında mevzilenen bürokratların,
Toplumsal meşruluğunu kamuoyuna ispatlamak için
Kurban edeceği bir teferruata dönüşecektir.
Yaşanılanlar da bunun önsözüdür.
Lütfen bu önsözü iyi okuyunuz!
Aziz milletim!
Çözüm süreci adı altında,
Terör örgütü ile masaya oturmanın
Sadece bir ihanet projesi olmadığını,
Aynı zamanda fiili olarak gerçekleşmesi mümkün olmayan
Bir senaryoya da bel bağladığını bir buçuk senedir anlatmaya çalışıyorum.
Kimin bizden hangi manşeti aldığı,
Bizim neyi anlattığımız gerçeğini değiştirmez.
Sözlerimiz oradadır, yaklaşımımız bellidir.
Yurttaşlık, kardeşlik ve Cumhuriyet’ten başka bir şey söylemedik, söylemeyiz.
Geldiğimiz noktada partimiz haklı çıkmıştır.
Sözde münfesih terör örgütünün sözcüleri
Sürecin donduğunu
Ve bütün silahları bırakmanın söz konusu olmadığını söylemektedir.
Bunlar satır arası yorumlar değil, ayan beyan açık haberlerdir.
Ayrıca devletin raporları da bu yöndedir.
Öcalan’ın, Suriye’de yaptığı özerk yönetim planları,
Şam hükumetinin askeri operasyonları neticesinde çökmüştür.
İran’da ise, PKK bağlantılı gruplar,
Devam eden savaşı bir fırsat olarak görmüştür.
Öyle ki, bırakın silah bırakmayı,
Trump’ın iddiasına göre,
İran’a gönderilen silahlara dahi el koymuşlardır.
Yani, Öcalan’ın İran’da da bir hükmü yoktur.
Ve son olarak, Öcalan,
Türkiye PKK’sını da ikna edememiş,
Kandil de Öcalan’ın statüsüne yönelik bir adım atılmadıkça,
Süreci dondurma kararı almıştır.
Çünkü beklenen gerçekleşmemiş, İran düşmemiştir.
Yeni Büyük Ortadoğu Projesinin meşruiyet pazarında,
Terörist başına da statü aranmaktadır.
Sürecin tetikçisi başka tekliflere açık olduğunu da söyleyerek diyor ki;
Abdullah Öcalan barış süreci ve siyasallaşma koordinatörü olsun...
Bahsettiği kişi ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilmiş,
50 bin Türk ve Kürt’ün katili bir cani.
Ayrıca şu anda da hükmünün infazı için cezaevinde yatıyor.
Kendisine verilmek istenen bu statüyü düşündüğümde:
‘Acaba bunu saldılar da bizim haberimiz mi yok’ diyorum.
Bu beyefendiyi koordinatör yapacaklar,
Devlet buna bir büro tahsis edecek,
Belki de orada yapacağı görüşmelerle alakalı olarak kendisine bir bütçe de verilecek.
Belki kendisine maaş da verilecek.
Bütün bu işlerin cezaevindeki bir mahkumla gerçekleştirilmesi mümkün mü?
Bu nasıl bir öneridir?
Dünyanın neresinde, hangi hukuk sisteminde;
Bir hükümlüye, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde olduğu gibi,
Resmi bir yetki alanı bahşedilir?
Bu deliliktir, delilik!
Aklınızı başınıza alın!
Dünyayı kendinize güldürmeyin!
Siz utanmıyorsunuz, sizin yerinize ben utanıyorum.
Allah sızı ıslah etsin, nasıl biliyorsa da öyle yapsın!
Konu hakkında ne düşünüyormuşuz?
Bu sorulara cevap verebilmek için benim siyaset değil doktorluk yapmam gerekir.
Partimize laf atıyor, cevap vermiyorum
Şahsıma laf atıyorlar, cevap vermiyorum.
Ama memlekete bu kadar el atmanıza da izin veremeyiz.
Aklınızı başınıza alın!
Biz Terörsüz Türkiye diye ambalajlanan bu ihanet sürecine karşı çıkarken hep dedik ki;
Bir teröristin aklıyla iş yapmaya kalkıyorsunuz.
İhanet komisyonu onun önerisi…
Umut hakkı onun beklentisi…
Barış tarifi onun tarifi…
Statü onun talebi.
Her şeyi o KOORDİNE ediyor dedik.
Öcalan tak diye söylüyor, siz şak diye yapıyorsunuz dedik.
Bu millet, bu kadar yok sayılmaz ki…
Bu ülkede “Ben ne dersem, o olacak” türünden hareket edilemez.
Birilerine söz vermiş ‘olabilirsin’
Yanlış hesap Bağdat’tan dönecektir, bunu iyi bilmez zorundasın.
Hayır, bu süreç devlet aklının süreci dediler.
Bugün gelinen noktada, İmralı’daki terör hükümlüsüne önerdikleri görev ortada, KOORDİNATÖR olsun diyorlar.
“Öcalan canisi koordine ediyor” dediğimizde bize etmedik laf bırakmayanlar,
Bugün “Koordinatör olsun’ diyor.
Bu bir itiraf değil de nedir?
Onlar utanmıyor ama biz haklı çıkmanın hüznünü yaşıyoruz.
Bu, belli ki Atlantik enstitülerinin raporlarından arayıp buldukları bir sıfattır.
Belli ki kırmızı hatla, elden ele iletilmiş bir rica ve talimattır.
Terör örgütünü kuran, yöneten, infaz emri veren caniye barış,
Türkiye Cumhuriyeti Devletini ortadan kaldırmaya çalışan teröriste siyasallaşma,
Hatta devlet içinde bir pozisyon bahşediyor.
Devlet, bir kanlı katilin aklıyla hareket etmez.
Komisyon, katilin aklı.
Umut hakkı, katilin aklı.
Olmayan savaşa barış, katilin aklı.
Cumhuriyet’in eşit yurttaşı Kürtlere vasilik, katilin aklı.
Yahu bütün bunları terör örgütü ve bu terörist yapıyorsa, siz nesiniz, siz kimsiniz?
Neyin Cumhurbaşkanısınız, neyin siyasi parti liderisiniz, neyin meclis başkanızınız?
Herkes rahat olsun!
Türk milleti bitmemiştir!
Son Türk henüz ölmemiştir!
İktidar ya da muhalefet, kim neyi anlarsa anlasın,
Bir kez daha altını çizerek söylüyorum;
Bu ihaneti derhal terk edin!
Türk milletinin varlığına kastetmiş bir katile statü arayanlar,
Bu deliliği durdurun!
Ben bu işin arkasında başka şeyler de arıyorum.
Hiç kimse bana bu konuda ‘Ne düşünüyorsunuz’ diye sormasın.
Devlet Bahçeli’nin söyledikleriyle ilgili Recep Tayyip Erdoğan ne düşünüyor,
Bunu söylesinler.
Açıktır ki,
Meclis’te kurulan korsan komisyonun
Raporunu gerçekten okuyan tek parti İYİ Parti olmuştur.
Bu masaya oturan aktörler,
Altına imza attıkları raporun içeriğini hiç okumamış gibi hareket etmektedir.
Bu rapor, her şeyden önce sürecin devamını
PKK’nın silah bırakması koşuluna bağlamaktadır.
Bunun altına DEM Parti de imzasını atmıştır.
-DEM Parti ile Devlet Bahçeli de birbirlerinin söylediklerine imza atıyor bu aralar.
Hatta Öcalan’ın mesajını getiren ulağın da söylediklerinin altına imza attıklarını ifade ediyorlar-
Durum böyleyken, örgütün silah bırakmak için ilave şartlar öne sürmesi
Sürecin bizzat Kandil tarafından tanınmadığının ilanıdır.
Peki, hiçbir silahlı gruba hükmedemeyen, söz geçiremeyen Öcalan’a
Bu kadar iltifat etmenin ne gereği vardır?
Benim en büyük duam, insanların rezil olmadan yaşlanmasıdır.
Bu 1,5 senelik süreçten geriye büyük bir rezillik ve utanç kalmıştır.
Türkiye’nin ulusal güvenliğini
Öcalan’ın iki dudağı arasına sıkıştırmak bir rezilliktir.
Öcalan’ı Kürtlere kayyım atamaya çalışmak bir rezilliktir.
Cumhuriyet’in vatandaş ve devlet arasında kurduğu ilişkiyi
Ortadan kaldırmaya çalışmak,
Öcalan gibi komisyonculara paye vermek bir alçaklık ve rezilliktir.
Bu eli kanlı katili Meclis kürsüsüne davet etmek ve
Onu bir statüyle korumaya almaya çalışmak bir alçaklık ve rezilliktir.
Ben buradan aklı evvellere değil, aklıselime sesleniyorum.
Ve o aklıselimin kahir bir ekseriyet olduğunu da biliyorum.
Türk milleti de biliyor.
Suflör kim, belli.
Aktör kim, belli.
Rejisör kim, belli.
Garantör kim, belli.
Moderatör kim, belli.
Herkesin statüsü var, herkesin statüsü belli.
Bu şarlatanların, bu kalpazanların sonu da belli.
Bu milletin onurunu kim nasıl çiğnediyse,
Bu millet de onu öyle çiğnemiştir!
Tarih bellidir, akıbet bellidir!
Hepinizi en içten dileklerimle, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
En Çok Okunan Haberler