Başkent Ankara Haberleri, MEM, Mili Ekonomi Modeli, Viyana

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenlerin "Raporda Kürt meselesini, terör parantezine almayın" dediğini belirten Dervişoğlu,

Haber Giriş Tarihi: 18.02.2026 14:58
Haber Güncellenme Tarihi: 18.02.2026 15:10
Kaynak: Ortam Haber
https://www.ortamhaber.com
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenlerin "Raporda Kürt meselesini, terör parantezine almayın" dediğini belirten Dervişoğlu, "Yahu memleketin tüm dertlerini, İmralı’daki katilin özgürlüğüne indiren sizsiniz. Kürtleri bu parantezin dışında tutun diye, 2 senedir anlatıyoruz. Ama siz, Kürtleri Öcalan’a ve PKK’ya sabitlemek için elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz. Bu işin nereye varacağını bile bile yapıyorsunuz. Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyor, tüm milletinin tamamını da bu büyük tuzağa çekiyorsunuz. Çünkü siz, vatandaşların refaha ve bireysel haklarına kavuşmasını değil, bayiliğini yaptığınız İmralı’daki müebbetlik çakma mandıra filozofunun peşinde kendinize imtiyaz yaratma derdindesiniz" dedi. Dervişoğlu, emekliye verilecek bayram ikramiyesinin de asgari ücretin en az yarısı kadar olması gerektiğini ekledi.

Dervişoğlu: “Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyorsunuz”

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenlerin "Raporda Kürt meselesini, terör parantezine almayın" dediğini belirten Dervişoğlu, "Yahu memleketin tüm dertlerini, İmralı’daki katilin özgürlüğüne indiren sizsiniz. Kürtleri bu parantezin dışında tutun diye, 2 senedir anlatıyoruz. Ama siz, Kürtleri Öcalan’a ve PKK’ya sabitlemek için elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz. Bu işin nereye varacağını bile bile yapıyorsunuz. Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyor, tüm milletinin tamamını da bu büyük tuzağa çekiyorsunuz. Çünkü siz, vatandaşların refaha ve bireysel haklarına kavuşmasını değil, bayiliğini yaptığınız İmralı’daki müebbetlik çakma mandıra filozofunun peşinde kendinize imtiyaz yaratma derdindesiniz" dedi. Dervişoğlu, emekliye verilecek bayram ikramiyesinin de asgari ücretin en az yarısı kadar olması gerektiğini ekledi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

Zonguldak’ın Kilimli ilçesinde bulunan kömür madeninde yaşanan göçüğe değinen Dervişoğlu, “Spekülasyon için söylemiyorum ama altından yine kuralsızlık ve denetimsizlik çıkması işten bile değildir. Haberdeki görüntülere baktığınızda, maden girişinin halini tüm açıklığıyla görüyorsunuz. Bina, adeta 19. yüzyılın başındaki standartların bile gerisindedir. Gördüklerimiz, Türkiye’de insan hayatına ve emeğe verilen değerin resmidir” dedi.

Giresun’da bir polisin hayatına son verdiğine işaret eden Dervişoğlu, "Daha da acı olanı ise geride bıraktığı kızını devletine emanet etmemesidir. Devleti yönetenlerin hayatlarının geri kalanında aynaya bakmamasını gerektiren daha da elim hadise budur. Devletin polisi, devletine güvenmiyorsa; bu devlet güven üretmiyorsa ne için vardır? Son iki sene içerisinde polis intiharları neredeyse yüzde 30 artmıştır. Her 4,5 günde 1 polisimiz canına kıymaktadır. Var mıdır bu konuda, bilimsel ve kurumsal bir çabanız? 'İlgili birimlerin dikkatine' şeklinde yazılan tavsiyeler dışında bir çalışma yapılmakta mıdır? Nöbet, tayin ve mobbing konularındaki şikayetler dinlenilmekte midir? Elbette hayır!" ifadesini kullandı.

"Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyorsunuz"

"Bu ara teröristlere umut hakkı vermenin ve ona kılıf uydurmanın peşinde koştukları için

bu hadiselerin onlar için bir önemi yoktur" diyerek iktidar ve ortaklarına yüklenen Dervişoğlu, "Konu insan hayatı ise gözler kör, kulaklar sağırdır. Çünkü hepsi hür fertlerden nefret etmektedir. Onlara maşa, maraba ve köle gerekir. Güya Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenler de 'Raporda Kürt meselesini, terör parantezine almayın' diyor. Yahu memleketin tüm dertlerini, İmralı’daki katilin özgürlüğüne indiren sizsiniz. Kürtleri bu parantezin dışında tutun diye, 2 senedir anlatıyoruz. Ama siz, Kürtleri Öcalan’a ve PKK’ya sabitlemek için elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz. Bu işin nereye varacağını bile bile yapıyorsunuz. Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyor, tüm milletinin tamamını da bu büyük tuzağa çekiyorsunuz. Çünkü siz, vatandaşların refaha ve bireysel haklarına kavuşmasını değil, bayiliğini yaptığınız İmralı’daki müebbetlik çakma mandıra filozofunun peşinde kendinize imtiyaz yaratma derdindesiniz" şeklinde konuştu.

"Ey Numan Kurtulmuş sana soruyorum"

Dervişoğlu, "Irak’ın kuzeyindeki aşiret devletinden bir tane de Türkiye’de istediğinizi biz bilmiyor muyuz sanıyorsunuz? Siz Cumhuriyete de bu yüzden düşman değil misiniz? İktidarın da bu sebeple fikir ve gönül ortağı değil misiniz? Entegrasyonmuş, eşit yurttaşlıkmış, barışmış… Eşit ve onurlu Türk vatandaşı Kürtler, bu ülkede Afgan göçmeni mi ki sen onu entegre edeceksin; ey Numan Kurtulmuş sana soruyorum. 40 sene, 50 bin insan terörden hayatını yitirmiş. Millet ise birbirine her zaman kenetlenmiş, kimse teröristle kardeşini karıştırmamış. Sen şimdi kimle kimi barıştırıyorsun? Önce bir söyle bakalım; sen Türkiye’yle barışık mısın? Sen Türk milletiyle barışık mısın? Sen bu ülkeyi kuran mücadeleyle, onu kuran anlaşmayla, Lozan’la, onu kuran önderle, Mustafa Kemal Atatürk’le barışık mısın?" diye sordu.

"Bu tablonun tek bir sebebi 'kasıtlı kötü idare'dir"

Ramazan ayı üzerinden ekonomiye dair değerlendirmelerde bulunan Dervişoğlu, "8 senedir imsakiyeyi değil market fişini kontrol ediyoruz? Neden? Neden gerçekten? Balıkesir’de, Iğdır’da hayvan mı üremiyor? Konya’da buğday, Trakya’da pirinç mi yetişmiyor? Akdeniz’de turunç, İzmir’de üzüm mü yetişmiyor? Aylık yüzde 6,6, yıllık 31,7 çıkan bu gıda enflasyonunun sebebi nedir Allah aşkına? Topraklarımıza hastalık mı dadanmıştır? Mahsulü ekecek, toplayacak kol gücü mü bitmiştir? Hayır! Memleketin üzerine karabasan gibi çöktükleri için bereket kesilmiştir. Aksi halde savaştaki Rusya’dan, Ukrayna’dan; kutuptaki Kanada’dan daha kötü durumda olmazdık. Çoğu çöl olan Sudan; yaptırımlarla, savaşlarla yaşayan İran bizden daha iyi durumda olmazdı. Bu tabloyu iklimle açıklayamazsınız. Toprağın verimsizliğiyle açıklayamazsınız. Çiftçinin becerisiyle hiç açıklayamazsınız! Bu tablonun tek bir sebebi vardır: Kasıtlı kötü idare… Ve o idarenin banisi de Recep Tayyip Erdoğan’dır" dedi.

"Ramazan kolilerinin fiyatı yüzde 1500 artmış"

Ramazan kolisi fiyatlarına değinen Dervişoğlu, "Bu sene en düşüğü 500 liradan fazla. Geçen sene 400 liraymış. 10 sene önce ise 33 liraymış. Yani fiyatı yüzde 1500 artmış. Diyanet’in fitresine de baktım. Bu sene 240 lira. Geçen sene ise 180 liraymış. Yüzde 35 artmış. İnsanın aklına sormak geliyor: Fitre yüzde 35 artmış da asgari ücret niye yüzde 27’de kalmış? Aradaki yüzde 8 nereye gitmiş? 8 senedir düzenli olarak vatandaşı eriyip bitiren bu enflasyon canavarını kimler beslemiş, kimler semirtmiş, en önemlisi kimler ondan semirmiş? Vatandaş, fiyatları görünce pazarcıya saydırıyor. Pazarcı, 'Bize böyle geliyor' diyor. Geldiği yere bakıyorsun üretici ağlıyor. Kim sorumlu? Ses yok!" ifadesini kullandı.

"Her kuşu tuttunuz bir leylek kaldı"

Uzmanların haberlerde "Ramazan’da çok yemeyin" dediğine işaret eden Dervişoğlu, "Bak niye öyle diyorlar, söyleyeyim. Daha 2 gün önce bir Cumhurbaşkanlığı kararı yayımlandı. Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri'nin; çiftçiye, üreticiye vereceği Hazine destekli kredilerde vergi veya SGK borcu varsa, Hazine dörtte birine kadar el koyabilecekmiş. Ne güzel zamanlama değil mi? Her kuşu tuttunuz, bir kaldı leylek! Bu arada söz konusu kredilerin faizi de yüzde 31 seviyesinde. Tam da Ramazan ayında tarıma destek müthiş bir devlet aklı. Destek mi? yoksa tefecilik mi belli değil. Eleştirince de 'Efendim, teşvik veriyoruz', 'Vergi indirimi yapıyoruz' diyorlar. Peki bundan namuslu üreticinin niye haberi yok? Niye vatandaşın sofrasına giren bir dilim fazla ekmek yok? Niye da niye?!!! Madem bu tedbirleri alıyorsunuz, vatandaşın sofrasındaki ekmek diliminin artması gerekir" şeklinde konuştu.

"Bu bir dil sürçmesi değildir"

"Tarımdan değil sanayiden kazanıyoruz” şeklindeki söylemlere tepki gösteren Dervişoğlu, "Peki hangi sanayi o? Bundan sanayicinin niye haberi yok, işçinin niye haberi yok. Eğer işinin hakkını veren medyadan takip ettiyseniz, geçtiğimiz hafta Merkez Bankası’nın enflasyon toplantısında çok trajik bir hadise yaşandığını görmüşsünüzdür. Merkez Bankası Başkan Yardımcısı uygulanan kur politikasının sürdürülebilir olmadığına dair bir değerlendirme yaparken Başkan ise hemen müdahale etti. Bu bir dil sürçmesi değildir. Bu bir anlık gerilim değildir. Bu, devletin ekonomi aklının dağılmış olduğunun itirafıdır. Kendi söylediklerine kendileri bile inanmıyor ki! Tek sesin çıkmadığı yerde istikrar olmaz. Koordinasyonun bittiği yerde güven oluşmaz. Güvenin olmadığı yerde ise ekonomi yürümez. Çünkü resmi rakamlarla sokağın gerçeği arasında koca bir uçurum var. Mutfaktaki yangını, üfürülen rakamlar söndürmüyor. Beklentileri yönetemeyenler, ekonomiyi yönetemez" değerlendirmesini yaptı.

"Kanal İstanbul'da yaşanan imar hareketliliği tesadüf değil"

İnşaat sektöründeki problemlere de dikkat çeken Dervişoğlu, "Sürdürülemeyen büyüme kendine kısa yol arar. İmar iznini alan, betona koşar. O kısa yolun adı ranttır. Bugün Türkiye’de üretim yerine arsa konuşuluyorsa, sanayi yerine imar planları manşet oluyorsa sebebi budur. Bu anlamda, Kanal İstanbul güzergâhında son bir yılda yaşanan imar hareketliliği de tesadüf değildir. Emlak Konut’un satış gelirlerinin rekor kırması, deprem bekleyen bir şehre halen lüks konut ve AVM önceliği verilmesi, ekonomik modelin nereye yaslandığını göstermektedir. Yılın 4 ayını susuzluk riskiyle geçiren bir memlekette, hele de İstanbul’da su toplama alanının bağrına beton dökmekse; bu ülke topraklarına hangi gözle baktıklarını anlatmaktadır" dedi.

"Emekliye bayramda verilecek ikramiye asgari ücretin en az yarısı kadar olmalıdır"

Emekli verilen bayram ikramiyesine değinen Dervişoğlu, "2018 yılında ilk defa verilmeye başlandığında asgari ücretin yüzde 62’sine denk geliyordu. Bugün ise aynı ikramiye, asgari ücretin yalnızca yüzde 13’üne tekabül ediyor. Rakam ortada, yorum size ait. 2018’de 1.000 TL olan ikramiye yaklaşık 250 dolara karşılık geliyordu. Bugün o karşılık, 11 bin liradır. Asgari ücrete orandan gidersek, bugün o karşılık 17 bin liradır. Ama bugün konuştuğumuz rakam 3.000 TL. 2026’da 5.000 TL olursa dahi tablo değişmeyecek. Soruyorum: Bu bir bayram ikramiyesi mi? Yoksa emeklilere verilen sadaka mı? Bir zamanlar asgari ücretin yüzde 62’sine denk gelen ödeme, bugün yüzde 13’e düşmüşse, burada artıştan değil erozyondan söz edilir. Ama mesele ikramiyenin, maaşın artış oranı değil alım gücüdür. Emekliye verilen desteğin, ekonomik gerçekliğe göre belirlenmemesidir. Bayram çocuğuna harçlık vermiyorsunuz ey hükümet! 5 bin lirayla hiçbir şey alınmayacağını, sen de bu millet gibi biliyorsun. Yaşını başını almış, ömrünü bu ülkeye heba etmiş vatandaşa hak ettiği ikramiyeyi veriyorsunuz! İkramiyeyi nasıl vereceğinizi de milletle paylaşmak mecburiyetinde olduğunuzu unutuyorsunuz. Vatandaşı hangi miktarın tatmin ettiğinin doğru bir biçimde belirlenmesi gerekir. İYİ Parti’ye göre emekliye bayramda verilecek ikramiye asgari ücretin en az yarısı kadar olmalıdır. Ve senede iki bayram verilmelidir" ifadesini kullandı.

"Anlatın bilelim! Yahut istifa edin görelim!"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'e seslenen Dervişoğlu, "Bugün hepimizin duymak istediği bir itiraf vardır: Sayın Şimşek! Çift pasaport sahibi, mahir bir yatırım danışmanısınız. Merakımı mazur görün: Siz hangi yemininize bağlısınız? İngiliz kraliyetine ettiğiniz sadakat yeminine mi? Yoksa bu meclis çatısı altında ettiğiniz yeminlere mi? Hangisi geçerlidir? Sayın Erdoğan, siz Mehmet Şimşek’i hangi yemini üzerine işe aldınız? Hangi sadakatini önemsediniz? Türk milletine karşı olana mı? Yoksa İngiliz brokerlarına olana mı? Anlatın bilelim! Yahut istifa edin, görelim! Sayın Bakan, Sayın Cumhurbaşkanı! Türk milleti de kime güvenmemesi gerektiğini anlasın!" şeklinde konuştu.

"Bu isimlerin devlet temsili içerisinde yer alması sorun değil mi?"

62. Münih Güvenlik Konferansı'na değinen Dervişoğlu, "Münih konferansı ilginç bir şekilde SDG'nin, yani Suriye PKK’sının adeta bir gövde gösterisine dönüştü. Burada, ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio ile Suriye Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani bir görüşme gerçekleştirmiştir. Bizim açımızdan ilginç olansa; Suriye heyetinin içinde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan SDG elebaşları Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in de bulunmasıdır. Şu soruları haklı olarak Dışişleri Bakanımıza ve MİT Başkanımıza sormamız gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu tarafından terör örgütünün uzantısı olarak tanımlanan ve geçtiğimiz günlerde Hakan Fidan tarafından PKK’nın emir-komuta zincirine bağlı oldukları açıklanan bu isimlerin, devlet temsili içerisinde yer alması bir sorun değil midir? Bu çelişki dikkate alınmayacak kadar önemsiz midir? SDG, Suriye’de anayasal bir pozisyona mı kavuşmuştur? Abdi ve Ahmed, Suriye hükûmeti içinde resmi bir görev mi üstlenmiştir? Her fırsatta yakın bir ilişkimiz olduğunu vurguladığınız Şara hükûmeti ve Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani, Münih’e SDG ile birlikte gitme kararını alırken Ankara’ya danışmış ve Ankara’yı bilgilendirmiş midir?" dedi.

"Çıkaracağımız sonuç PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olur"

"Bir devletin dış politikada ciddiye alınması önce içeride kurumsal tutarlılık göstermesine bağlıdır" diyen Dervişoğlu, "Kendi tanımladığı terör örgütü konusunda bile netlik sergileyemeyen bir yönetim, uluslararası masada nasıl mevzi kazanacaktır? Sorun sadece SDG’nin Münih’te boy göstermesi değildir. Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada öngörü yeteneğini kaybetmesidir. Birkaç hafta önce SDG’ye karşı yapılan ve bu örgüte büyük darbe vuran askerî operasyondan sonra da söylemiştim. 'Mühim olan bundan sonrasıdır' demiştim. 'Sahada kazanılanın masada geri verilmesinin muhakkak önüne geçilmeli ve Suriye’nin üniter yapısı teröristlerden arınmış vaziyette muhafaza edilmelidir' diye ifade etmiştim. Beklentimiz, hariciyemizin ve iktidarın ortaya çıkan bu absürd duruma tepki göstermesi ve hâlâ kanunlarımıza ve kurumlarımıza göre terörist olarak adlandırılan isimlerin, komşu ülkelerin diplomatik delegasyonlarına girmesinin önüne geçilmesidir. Eğer suskunluğunuz devam ederse, bizim bundan çıkaracağımız sonuç; sizin artık PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olacaktır" diye ekledi.


Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:

Kıymetli milletvekilleri

Saygıdeğer konuklar ve basın mensupları,

Hepiniz grup toplantımıza hoş geldiniz.

Sözlerime,

Zonguldak Kilimli’de,

Özel bir kömür madeninde meydana gelen göçükte

Hayatlarını kaybeden madencilerimize Allah’tan rahmet,

Ve kederli ailelerine başsağlığı dileyerek başlamak isterim.

Yaralılara ise geçmiş olsun diyorum.

Enkaz altındaki madencilerimizin de

En kısa sürede sağ salim kurtarılmalarını temenni ediyorum.

Spekülasyon için söylemiyorum ama

Altından yine kuralsızlık ve denetimsizlik çıkması işten bile değildir.

Haberdeki görüntülere baktığınızda, maden girişinin halini tüm açıklığıyla görüyorsunuz.

Bina, adeta 19. yüzyılın başındaki standartların bile gerisindedir.

Gördüklerimiz, Türkiye’de insan hayatına ve emeğe verilen değerin resmidir.

O yapının nasıl müsaade aldığını sorgulamaktır görevimiz.

“Bu kaza kaçıncıdır” diye sormaktır.

Aynı şekilde,

Giresun’da bir polisimiz esefle “yine” diyorum; hayatına son vermiştir.

Daha da acı olanı ise, geride bıraktığı kızını,

Devletine emanet etmemesidir.

Devleti yönetenlerin hayatlarının geri kalanında aynaya bakmamasını gerektiren

Daha da elim hadise budur.

Devletin polisi, devletine güvenmiyorsa, bu devlet güven üretmiyorsa,

Ne için vardır?

Son iki sene içerisinde, polis intiharları neredeyse yüzde 30 artmıştır.

Her 4,5 günde 1 polisimiz canına kıymaktadır.

Var mıdır bu konuda, bilimsel ve kurumsal bir çabanız?

“İlgili birimlerin dikkatine” şeklinde yazılan tavsiyeler dışında,

Bir çalışma yapılmakta mıdır?

Nöbet, tayin ve mobbing konularındaki şikayetler dinlenilmekte midir?

Elbette hayır!

Çünkü iktidar ve ortakları,

“İnsan hakları ve demokrasi” ideallerinin peşindedir.

Yani çok meşguldürler.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi standartlarından,

Türkiye’nin bir milim bile sapmaması için yoğun çaba sarf etmektedirler.

Bu ara,

Teröristlere umut hakkı vermenin

ve ona kılıf uydurmanın peşinde koştukları için de

Bu hadiselerin onlar için bir önemi yoktur.

Konu insan hayatı ise, gözler kör, kulaklar sağırdır.

Çünkü hepsi hür fertlerden nefret etmektedir.

Onlara maşa, maraba ve köle gerekir.

Güya Kürtlerin temsilcisi olduğunu iddia edenler de diyor ki

“Raporda Kürt meselesini, terör parantezine almayın”

Yahu memleketin tüm dertlerini,

İmralı’daki katilin özgürlüğüne indiren sizsiniz.

Kürtleri bu parantezin dışında tutun diye, 2 senedir anlatıyoruz.

Ama siz, Kürtleri Öcalan’a ve PKK’ya sabitlemek için

Elinizden geleni ardınıza koymuyorsunuz.

Bu işin nereye varacağını bile bile yapıyorsunuz.

Kürtlere en büyük kötülüğü siz yapıyor,

Tüm milletinin tamamını da bu büyük tuzağa çekiyorsunuz.

Çünkü siz, vatandaşların refaha ve bireysel haklarına kavuşmasını değil,

Bayiliğini yaptığınız İmralı’daki müebbetlik çakma mandıra filozofunun peşinde,

Kendinize imtiyaz yaratma derdindesiniz.

Sanki bunu bilmiyor muyuz?

Irak’ın kuzeyindeki aşiret devletinden bir tane de Türkiye’de istediğinizi

Biz bilmiyor muyuz sanıyorsunuz?

Siz Cumhuriyete de bu yüzden düşman değil misiniz?

İktidarın da bu sebeple fikir ve gönül ortağı değil misiniz?

Entegrasyonmuş, eşit yurttaşlıkmış, barışmış…

Eşit ve onurlu Türk vatandaşı Kürtler,

Bu ülkede Afgan göçmeni mi ki sen onu entegre edeceksin?

Ey Numan Kurtulmuş sana soruyorum.

40 sene, 50 bin insan terörden hayatını yitirmiş,

Millet ise birbirine her zaman kenetlenmiş, kimse teröristle kardeşini karıştırmamış

Sen şimdi kimle kimi barıştırıyorsun?

Önce bir söyle bakalım,

Sen Türkiye’yle barışık mısın?

Sen Türk milletiyle barışık mısın?

Sen bu ülkeyi kuran mücadeleyle,

Onu kuran anlaşmayla, Lozan’la

Onu kuran önderle, Mustafa Kemal Atatürk’le barışık mısın?

Aziz milletim,

Bu gece sahur, yarın ilk iftar.
Başı rahmet, ortası mağfiret,

Sonu azaptan kurtuluş olan mübarek Ramazan ayına kavuşacağız.

Elbette Ramazan demek, biraz nostalji demek.

Çocukluğumuz demek.

Fırından pide almaya gidip,

O mis gibi kokuyla yaşadığımız

İlk nefis imtihanı demek.

Tekne orucundan,

Asıl oruca geçtiğimiz gençliğimiz demek.

Annemizin, ninemizin hazırladığı

O güzel yemekler demek.

Hacı dedelerimizin birleştirdiği o sofrada,

Ailece edilen iftar duası demek.

Büyüklerimizle gittiğimiz ilk teravih namazındaki

Huzur ve güven hissi demek.

Ama hayli uzundur, huzurdan çok telaş,

Sükuttan çok endişe var milletimizin gözlerinde.

Bu, yaşaması da şahit olması da ağır bir mesele.

8 senedir, o sofralarda sorun var.

8 senedir, Allah’ın hepimize bahşettiği,

Belki en çok da bu güzel vatanda yaşayanlara

Nimet diye verdikleri arasında,

Kapanmayan bir mesafe var.

Allah’a şükrediyoruz. Şükredeceğiz.

Ama o 30 günü,

İstediği gibi alışveriş yapamadan geçirmek,

Bir pidenin hesabını yapmak,

Sahurluk çorbayı ayırmak,

Hurma alabilmek için, zeytinden vazgeçmek,

Bizi, imtihan edenle;

Bize dünyada bunu layık gören arasındaki

O kesin sınırı da görmemize vesile olmalı.

İktidar tamahkarlığının, kudret diyetini,

Türk milleti, ailesinden ve sofrasından

huzur ve bereket kaybederek

Artık daha fazla ödememeli.

8 senedir,

İmsakiyeyi değil,

Market fişini kontrol ediyoruz?

Neden? Neden gerçekten?

Balıkesir’de, Iğdır’da, hayvan mı üremiyor?

Konya’da buğday, Trakya’da pirinç mi yetişmiyor?

Akdeniz’de turunç; İzmir’de üzüm mü yetişmiyor?

Aylık yüzde 6,6, yıllık 31,7 çıkan bu gıda enflasyonunun

Sebebi nedir Allah aşkına?

Topraklarımıza hastalık mı dadanmıştır?

Mahsulü ekecek, toplayacak kol gücü mü bitmiştir?

Hayır!

Memleketin üzerine karabasan gibi çöktükleri için,

Bereket kesilmiştir.

Aksi halde, savaştaki Rusya’dan, Ukrayna’dan

Kutuptaki Kanada’dan daha kötü durumda olmazdık.

Çoğu çöl olan Sudan;

Yaptırımlarla, savaşlarla yaşayan İran,

Bizden daha iyi durumda olmazdı.

Bu tabloyu iklimle açıklayamazsınız.
Toprağın verimsizliğiyle açıklayamazsınız.
Çiftçinin becerisiyle hiç açıklayamazsınız!

Bu tablonun tek bir sebebi vardır:

Kasıtlı kötü idare…

Tekrar ediyorum,

“Kasıtlı Kötü İdare”

Ve o idarenin banisi Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Bunca senedir asla değiştirmediler tarım politikalarını:
“Çiftçiyi zayıflat,

Piyasayı ithalata muhtaç kıl,

İthalat izni çıkar ve parsayı topla”

İşte hepsi budur!

Sonra da taşıma Ramazan sofralarında,

Bağdaşlı fotoğraflar, iftar duaları…

Sponsorları da ithalatla zengin olan avaneleri.

Günah çıkarıyorlar.

Garibanlaştırdıkları milleti yılda 1 kere doyurup,

Bunla da sevap topluyorlar.

Eşi benzeri zor bulunacak bir riyakarlık.

Geçen hafta, tavuk fiyatlarını düşürmek için,

Yerli üreticiye ihracat yasağı getirmelerini anlatmıştım.

Ve aynı anda, yem fiyatları yükseldi.

Niye? Çünkü yemdeki vergiyi de arttırdılar.

Ne kadar vatan-millet yolunda,

Hak yolunda bir yaklaşım değil mi?

Kırmızı ette ise,

Fiyatlar 1 ayda yüzde 8’den fazla artınca

Yine dahiyane formülleriyle karşımızdalar.

Bilin bakalım ne yapmışlar?

Elbette az evvel anlattığım gibi,

İthalat izni vermeye hazırlanıyorlar.

Üretim değil, ithalat.

Kim yapacak?

Görüntüde Et ve Balık Kurumu.

İthalatı yapan şirketlerin ortaklarının ise

Kimin yakını olup olmadığını,

Seneye bu zamanlar, muhakkak duyarız.

Çünkü muhakkak, rantı paylaşırken birbirlerine düşerler.

İthal ederek, baskı uygulayarak,

Geçici sabitlemelerle gıda fiyatları kalıcı biçimde düşürülemez.

Sorunu doğru tespit etmezseniz doğru çözümü bulamazsınız.

Bugün düşük gelirli haneler,

Kazançlarının yarısını gıdaya harcıyorlar.

Zaten gerisi de barınmaya gidiyor.

Ramazan öncesi, ramazan kolileri piyasaya çıkınca,

Ben de eski fiyatlarına bakayım dedim.

Bu sene en düşüğü, 500 liradan fazla.

Geçen sene 400 liraymış.

10 sene önce ise 33 liraymış.

Yani fiyatı yüzde 1500 artmış.

Aynı şekilde,

Diyanet’in fitresine de baktım.

Bu sene 240 lira.

Geçen sene ise 180 liraymış.

Yüzde 35 artmış.

İnsanın aklına sormak geliyor:

Asgari ücret niye yüzde 27’de kalmış?

Aradaki yüzde 8 nereye gitmiş?

8 senedir düzenli olarak,

vatandaşı eriyip bitiren bu enflasyon canavarını

Kimler beslemiş, kimler semirtmiş,

En önemlisi kimler ondan semirmiş?

Vatandaş, fiyatları görünce,

Pazarcıya saydırıyor.

Pazarcı, “bize böyle geliyor” diyor.

Geldiği yere bakıyorsun,

Üretici ağlıyor.

Kim sorumlu?

Ses yok!

Kendi çıkardıkları kanuna uymayanlar,

Onlara ortaklık edenler,

Hukuk sevdalısı olmuşlar.

Teröriste, katile af, umut, infaz düzenlemesi

Bini bir para…

Bak orda bir kanun daha var.

Diyor ki;

“Gayri safi hasılanın en az yüzde 1’ini tarıma vereceksin”.

Ortalamada yarısını bile vermemişler.

Bu çiftçi bu devletten 20 senedir alacaklıdır.

Çiftçinin alacağını almak da İYİ Parti’nin iktidarına nasip olacaktır.

Parayı vermemekle kalmamışlar,

Ürün daha tarladayken çalmışlar.

Sofrada görmüyorsanız, işte bundan.

Haberlerde, “Ramazan’da çok yemeyin” diyor uzmanlar.

Bak niye öyle diyorlar, söyleyeyim.

Daha 2 gün önce bir Cumhurbaşkanlığı kararı yayımlandı.

Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin

Çiftçiye, üreticiye vereceği Hazine destekli kredilerde,

Vergi veya SGK borcu varsa, dörtte birine kadar Hazine el koyabilecekmiş.

Ne güzel zamanlama değil mi?

Her kuşu tuttunuz, bir kaldı leylek!

Bu arada söz konusu kredilerin faizi de yüzde 31 seviyesinde.

Tam da Ramazan ayında tarıma destek müthiş bir devlet aklı.

Destek mi? yoksa tefecilik mi belli değil.

Eleştirince diyorlar ki,

Efendim, teşvik veriyoruz.Vergi indirimi yapıyoruz.

Peki bundan namuslu üreticinin niye haberi yok?

Niye vatandaşın sofrasına giren bir dilim fazla ekmek yok?

Niye da niye?!!!

Madem bu tedbirleri alıyorsunuz,

Vatandaşın sofrasındaki ekmek diliminin arması gerekir.

Türk çiftçisi 23 yıldır ne yasal hakkını alabilmiş,

Ne destek görmüş.
Ne ürettiğini değerinde satabilmiş;

Ne de vatandaşın karnı doyabilmiş.
Çiftçi zayıfladıkça ithalat artmış;
İthalat arttıkça gıda enflasyonu kök salmış.
Gıda enflasyonu arttıkça, güven erimiş;

Ve güven eridikçe ekonomi daha da zayıflamış.

Sorunca;

“Efendim tarımdan değil, sanayiden kazanıyoruz”.

Peki hangi sanayi o?

Bundan sanayicinin niye haberi yok, işçinin niye haberi yok.

Eğer işinin hakkını veren medyadan takip ettiyseniz,

Geçtiğimiz hafta Merkez Bankası’nın enflasyon toplantısında

Çok trajik bir hadise yaşandığını görmüşsünüzdür.

Toplantıda,

Merkez Bankası Başkan Yardımcısı,

Uygulanan kur politikasının

Sürdürülebilir olmadığına dair bir değerlendirme yaparken,

Başkan ise hemen müdahale etti.

Bu bir dil sürçmesi değildir.
Bu bir anlık gerilim değildir.
Bu, devletin ekonomi aklının dağılmış olduğunun itirafıdır.

Kendi söylediklerine kendileri bile inanmıyor ki!

Tek sesin çıkmadığı yerde istikrar olmaz.
Koordinasyonun bittiği yerde güven oluşmaz.
Güvenin olmadığı yerde ise ekonomi yürümez.

Çünkü resmi rakamlarla sokağın gerçeği arasında koca bir uçurum var.
Mutfaktaki yangını, üfürülen rakamlar söndürmüyor.

Beklentileri yönetemeyenler, ekonomiyi yönetemez.

Keşke Türkiye’de mesele

Sadece faiz olsaydı

Sadece kur politikası olsaydı.

O zaman derdik ki birkaç aya düzelir.

Mesele ağacın kökünde.

Orayı çürüttüler.

Ve dikkat edin…

Bu eleştiriler artık sadece muhalefetten gelmiyor.

İktidara yakın kabul edilen iş dünyası temsilcileri dahi açık açık şunu söylüyor:

“Enflasyon artık sadece sıkı para politikasıyla çözülecek yerden geçti. Problemler kronik.”
“Fiyatlamaları kontrol edemiyoruz.”
“Sanayi, tarım, ticaret, maliye politikaları birbiriyle örtüşmüyor.”
“Finansmana erişim var ama maliyeti boğucu.”
“Fabrikalarda hatlar boş.”

Evet, üretim bantları boş!

“Türkiye’nin dört bir yanında

300 kişi çalışması gereken yerlerde 100 kişiyle üretim yapılıyor” diyorlar.

Sanayinin millî gelirdeki payı 1996’da yüzde 25 iken,
Bugün yüzde 17’ye düşmüş durumda!

Sonuç:

Sanayimizi “DE” kaybediyoruz.

Halka arz diye yaptıkları cambazlıklarınsa sonunu biliyoruz.

İstiyorlar ki, sahte büyüme rakamlarına inanalım.

Ama gerçek gösterge,

İnip çıkan oklar değil ki, bu uyarılar ve feryatlardır.

Dinlemiyorlar, dinletemiyoruz.

Gözler körleşmiş, kulaklar sağırlaşmış!

Tarım öyle,

Sanayi böyle,

Ne kalıyor geriye?

Elbette inşaat!

Hiç onsuz olur mu?

Sürdürülemeyen büyüme kendine kısa yol arar.

İmar iznini alan, betona koşar.

O kısa yolun adı ranttır.

Bugün Türkiye’de üretim yerine arsa konuşuluyorsa,

Sanayi yerine imar planları manşet oluyorsa, sebebi budur.

Bu anlamda,

Kanal İstanbul güzergâhında

Son bir yılda yaşanan imar hareketliliği de tesadüf değildir.

Emlak Konut’un satış gelirlerinin rekor kırması,

Deprem bekleyen bir şehre,

Halen lüks konut ve AVM önceliği verilmesi,

Ekonomik modelin nereye yaslandığını göstermektedir.

Yılın 4 ayını, susuzluk riskiyle geçiren bir memlekette

Hele de İstanbul’da,

Su toplama alanının bağrına beton dökmekse,

Bu ülke topraklarına hangi gözle baktıklarını anlatmaktadır.

Kıymetli arkadaşlarım,

Türkiye’nin sosyal güvenlik sistemi de alarm veriyor!

Emekli ödediği primin karşılığını alamıyor.

Çalışan içinse ne emekli olmak mümkün,

Ne de emekli olup geçinmek.

Bugün emeklimiz, bu kadar zam diye inliyorsa,

Bayram ikramiyesine bel bağladıysa,

Bunun gerçek sebebi nedir?

“Emekli bayram ikramiyesi” 2018 yılında,

ilk defa verilmeye başlandığında,

Asgari ücretin yüzde 62’sine denk geliyordu.

Bugün ise aynı ikramiye, asgari ücretin yalnızca yüzde 13’üne tekabül ediyor.

Rakam ortada, yorum size ait.

2018’de 1.000 TL olan ikramiye yaklaşık 250 dolara karşılık geliyordu.

Bugün o karşılık, 11 bin liradır.

Asgari ücrete orandan gidersek,

Bugün o karşılık, 17 bin liradır.

Ama bugün konuştuğumuz rakam 3.000 TL.
2026’da 5.000 TL olursa dahi, tablo değişmeyecek.

Soruyorum:

Bu bir bayram ikramiyesi mi?
Yoksa emeklilere verilen sadaka mı?

Bir zamanlar asgari ücretin yüzde 62’sine denk gelen ödeme,

Bugün yüzde 13’e düşmüşse, burada artıştan değil; erozyondan söz edilir.
Ama mesele ikramiyenin, maaşın artış oranı değil, alım gücü.

Emekliye verilen desteğin,

Ekonomik gerçekliğe göre belirlenmemesi…

Bayram çocuğuna harçlık vermiyorsunuz ey hükümet!

5 bin lirayla hiçbir şey alınmayacağını,

Sen de bu millet gibi biliyorsun.

Yaşını başını almış, ömrünü bu ülkeye heba etmiş vatandaşa,

Hak ettiği ikramiyeyi veriyorsunuz!

İkramiyeyi nasıl vereceğinizi de milletle paylaşmak mecburiyetinde olduğunuzu unutuyorsunuz.

Vatandaşı hangi miktarın tatmin ettiğinin doğru bir biçimde belirlenmesi gerekir.

İYİ Parti’ye göre emekliye bayramda verilecek ikramiye,

Asgari ücretin en az yarısı kadar olmalıdır.

Ve senede iki bayram verilmelidir.

Bunu yapın;

Kendinizi de bizi de bir kere olsun şaşırtın.

Bir işi de doğru dürüst yapın.

İnsan için yapın!

Kaynak mı yok?

Kaynak mı arıyorsunuz?

Vergiler bir kaynaktır.

Ama vergileri kullanmanın tek yolu,

Onları kepçeyle toplayıp,

Seçim zamanı cülus gibi, lütuf gibi, rüşvet gibi,

Çay kaşığıyla dağıtmak değildir.

Vergi indirimiyle de kaynak yaratılır!

Çağrımızdır,

Vergi dilimlerinde düzenleme yapıp,

Özel sektör çalışanlarına vergi indirimi getirin.

Gerisini nasıl yapacağını biz sizi anlatırız.

Gelin bu düzenlemeyi hemen çıkaralım.

Sonu iyi olacağı için,

Teklifi biz verince çıkarmak istemezsiniz.

Siz getirin, biz evet diyerek oylayalım.

Millet kazansın da gerisi önemli değil!

Aziz milletim,

Bugün hepimizin duymak istediği bir itiraf vardır:

Sayın Şimşek!

Çift pasaport sahibi, mahir bir yatırım danışmanısınız.

Merakımı mazur görün:

Siz hangi yemininize bağlısınız?

İngiliz kraliyetine ettiğiniz sadakat yeminine mi?

Yoksa bu meclis çatısı altında ettiğiniz yeminlere mi?

Hangisi geçerlidir?

Sayın Erdoğan, siz Mehmet Şimşek’i hangi yemini üzerine işe aldınız?

Hangi sadakatini önemsediniz?

Türk milletine karşı olana mı?

Yoksa İngiliz brokerlarına olana mı?

Anlatın bilelim!

Yahut istifa edin, görelim!

Sayın Bakan, Sayın Cumhurbaşkanı!

Türk milleti de kime güvenmemesi gerektiğini anlasın!

Yani Dolar’ın kaç lira olduğu,

Faizin hangi seviyede tutulduğu,

Enflasyonun yüzde kaç açıklandığı…

Bunların hepsi sonuçtur.

Asıl mesele, bu ülkenin ekonomi yönetimine duyulan güvenin erimiş olmasıdır.

Bir devletin parasına güven kaybolursa, piyasasına güven kaybolur.
Piyasasına güven olmazsa, kimse üretim yapmaz.
Üretimi olmayan bir ülkede, sonunda nüfus da azalır.

Nüfusunu kaybeden bir ülke, jeopolitik güç iddiasında bulunamaz.

Gerçek güç de sloganla değil kapasiteyle ölçülür.
Gerçek beka rakamlara takla attırarak değil, üretimle sağlanır.

İşte bu yüzden

Milliyetçilik; sancağı düşürmemek kadar,

O sancağı tutan eli yükseltmektir.

Onu kuvvetlendirmektir.

Türkiye büyük laflarla değil, sağlam kurumlarla büyür.

Ekonomiyi önceliklendirerek büyür.

Dava arkadaşlarım,

Şunu dağlara taşlara yazın:

Ekonomi önceliklendirme işidir!

Bizim önceliğimiz bellidir!

Önce üretene vereceğiz!

Kaynak mı lazım?

Önce artı değer üreteceğiz!

Güçlü devleti,

Dizi sahnelerinde değil,

Çarşıdaki, pazardaki refahta göstereceğiz!

Ve güveni, korkuyla değil; tutarlılıkla inşa edeceğiz.

Ahbap -çavuşçuluk son bulacak,

Kamu ihaleleri, imtiyaz değil,

Bir sorumluluk meselesi olacak.

Yaşlılarımız huzur için mezarı beklemeyecek,

Gençlerimiz de mezarda emeklilik endişesiyle yaşamayacak.

Devlet, üretenin kuması,

Rantçının yoldaşı,

İnşaatların da bekçisi olmayacak.

Kıymetli yol arkadaşlarım,

Bildiğiniz üzere,

Geçtiğimiz hafta boyunca

Dünya gündemindeki konuların başında,

62. Münih Güvenlik Konferansı vardı.

Geçtiğimiz ay yapılan

Davos zirvesinde de

Benzer yaklaşımları ve arayışları görmüştük.

Ulusal ve uluslararası kurumların,

Demokratik kural ve uzlaşmaların erozyona uğradığı bir ortamdayız.

Bugün ABD’nin ve AB ülkelerinin kendi içlerinde yaşadığı

Güvensizlik ve belirsizliğin özünde yatan gelişmelerden bir tanesi,

Bu ülkelerin 1970’li yıllardan beri adım adım sanayisizleşmeleri,

Sırtlarını sadece finans, bilişim ve hizmet sektörlerine yaslamalarıdır.

Bu surette de kontrolsüz bir göç politikası uygulamalarıdır.

Bugün görüyoruz ki,

Bu ülkelerin nüfusu yaşlanıyor,

Yeni kuşaklar, eskilerin çok altında bir gelir düzeyiyle yaşıyorlar.

Üretim yok oluyor.

Bu tablo,

Kimin bizi kıskanıp kıskanmadığıyla ilgili değil,

Bizim hangi hatalardan ders alıp almadığımızla ilgilidir.

Orta sınıf çöküyor,

Makul siyaset imkanları daralıyor,

Yerine radikal ve saldırgan eğilimler geliyor.

Ancak biz de Türkiye olarak,

Onlar gibi bir refah devleti olmadan,

O refah devletlerinin yanlış sonuçlarına yaklaşıyoruz.

Hem yaşlanıyoruz hem de fakirleşiyoruz

Hem sanayisizleşiyor;

Hem de vatan toprakları, kaynakları

Geri alınmayacak ölçüde kirleniyor ve yok oluyor.

Gelecek potansiyellerimiz de imha ediliyor.

Orta sınıfımız eriyor, orta sınıf hayali çöküyor,

Hak ve hürriyetler de bu yüzden böylesine kolayca çiğneniyor.

Asıl önemli nokta ise,

Dünyada itibarı ve işlevini kaybeden uluslararası kural ve kurumlardan hareketle,

Mevcut ittifakların amacını ve yönünü yitirmesi durumunda,

Bunun ülke içerisinde yol açacağı değişimlerin ne olacağına ilişkindir.

Ben hep aynı şeyi vurguladım. Devam da edeceğim:

Biz gücünü millet olmaktan alan bir ülkeyiz.

Asgari, temel ve vazgeçilemez hukuk düzenini tahkim edebildiğimiz

Bir Cumhuriyete sahip olmaktan dolayı

On yıllardır birçok badireyi atlatabildik.

Bundan daha güçlü bir savunma sistemi yoktur.

Tüm savunma sistemleri de

Ancak bunun üzerine bina edilirse gerçek bir işleve sahip olur.

Bu sebeple Cumhuriyetimize ve ulus devletimize

Millet tanımımıza ve Türk kimliğimize,

Ne pahasına olursa olsun sahip çıkmak zorundayız.

Onu korumak, can ve mal güvenliğimizi,

Onu korumak, oy ve sandık güvenliğini,

Onu korumak, bugünü ve geleceğimizi korumaktır.

Bahsi geçen Münih konferansı ilginç bir şekilde,

SDG'nin, yani Suriye PKK’sının, adeta bir gövde gösterisine dönüştü.

Burada,

ABD Dışişleri Bakanı Mark Rubio ile

Suriye Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani bir görüşme gerçekleştirmiştir.

Bizim açımızdan ilginç olansa,

Suriye heyetinin içinde Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranan,

SDG elebaşları Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’in de bulunmasıdır.

Şu soruları haklı olarak Dışişleri Bakanımıza ve MİT Başkanımıza sormamız gerekir:

Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Kurulu tarafından

Terör örgütünün uzantısı olarak tanımlanan,

Ve geçtiğimiz günlerde Hakan Fidan tarafından,

PKK’nın emir-komuta zincirine bağlı oldukları açıklanan bu isimlerin,

Devlet temsili içerisinde yer alması bir sorun değil midir?

Bu çelişki, dikkate alınmayacak kadar önemsiz midir?

SDG, Suriye’de anayasal bir pozisyona mı kavuşmuştur?

Abdi ve Ahmed Suriye hükûmeti içinde resmi bir görev mi üstlenmiştir?

Her fırsatta yakın bir ilişkimiz olduğunu vurguladığınız Şara hükûmeti

ve Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani,

Münih’e SDG ile birlikte gitme kararını alırken Ankara’ya danışmış,

Ve Ankara’yı bilgilendirmiş midir?

Aziz milletim,

Bir devletin dış politikada ciddiye alınması,

Önce içeride kurumsal tutarlılık göstermesine bağlıdır.

Kendi tanımladığı terör örgütü konusunda bile

Netlik sergileyemeyen bir yönetim,

Uluslararası masada nasıl mevzi kazanacaktır?

Sorun sadece SDG’nin Münih’te boy göstermesi değildir.

Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikada öngörü yeteneğini kaybetmesidir.

Birkaç hafta önce SDG’ye karşı yapılan

ve bu örgüte büyük darbe vuran askerî operasyondan sonra da söylemiştim.

Mühim olan bundan sonrasıdır.

Sahada kazanılanın masada geri verilmesinin muhakkak önüne geçilmeli

ve Suriye’nin üniter yapısı,

Teröristlerden arınmış vaziyette muhafaza edilmelidir.

Beklentimiz,

Hariciyemizin ve iktidarın ortaya çıkan bu absürd duruma tepki göstermesi

ve hâlâ kanunlarımıza ve kurumlarımıza göre

Terörist olarak adlandırılan isimlerin

komşu ülkelerin diplomatik delegasyonlarına girmesinin önüne geçilmesidir.

Eğer suskunluğunuz devam ederse,

Bizim bundan çıkaracağımız sonuç,

Sizin artık PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmediğiniz olacaktır.

Böyleyse, çıkın bu millete açıklayın.

Susarak, saklanarak, kuklalarınızı konuşturarak politika yapmayın.

Bununla birlikte,

Geçtiğimiz seneden farklı olarak

ABD ile Avrupa arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanma çabasına tanık olduk.

Artık ABD Avrupa’nın güvenliği için

para ve insan harcamak istememektedir.

Kuşkusuz ki bu durum,

Türkiye’yi Avrupa güvenliği için kilit bir aktör haline getirmektedir.

Zaten Alman Şansölye Merz de aynı beyanda bulunmuştur.

Yani NATO’nun kendini devam ettirmesi,

Avrupa’nın yeni bir güvenlik konsepti oluşturmasına;

Bu da Türkiye’nin aktif ve başrol pozisyonunda katkısına bağlıdır.

Bu durumda artık lafı eveleyip gevelemeden bazı şeyleri söylemek gerekir.

Türkiye,

Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının oluşturulmasını desteklemeli

ve bu projenin içinde yer almalıdır.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler yeniden tanımlanmalı;

Artık hiçbir şekilde ilerlemeyen AB üyelik müzakerelerinin yerine,

Kapsamlı bir stratejik ortaklık anlaşması tartışılmalıdır.

Gümrük Birliği’nin ve vize politikalarının durumu,

Buradaki en başat konular olmalıdır.

Türkiye’deki savunma sanayi firmalarına

Avrupa güvenliğine katkıda bulunmaları için ticari imtiyazlar tanınması,

AB savunma bütçesinden pay ayrılması konuşulmalıdır.

Türkiye’ye yönelik asimetrik güvenlik tehditleri

Avrupa içinde hiçbir destek görmemelidir.

Ancak şunu da açıkça söyleyelim:

Güvenlik mimarisi inşa etmek, güçlü ekonomi ister.

Savunma sanayi entegrasyonu, mali disiplin ister.

Nükleer caydırıcılık programında yer almak, kurumsal ciddiyet ister.

İçeride ekonomik güveni kaybetmiş bir ülkenin,

Dışarıda stratejik güven üretmesi mümkün değildir.

Eğer bu adımlar atılmazsa

Geçici, kişisel jestlerle konu geçiştirilirse,

Türkiye yeniden Avrupa için bir tampon bölge,

Bir hava yastığı, bir hendek vazifesi gören

Sadece kriz anlarında kapısı çalınan bir ülke konumuna sürüklenebilir.

Bu Avrupa’nın da Türkiye’nin de yararına değildir.

Aziz milletim,

Biliyorsunuz son zamanlarda sıkça kullanılan

Fakat meselenin aslını görmemize mani olan bir kavram var: Sosyal çürüme

Hepimiz güvensiz sokaklara, kadınlara uygulanan şiddete, trafik zorbalarına tanık oluyoruz.

Akıllı telefonların yaygınlaşmasıyla birlikte

bizleri adeta depresyona sokan bir haber akışına maruz kalıyoruz.

Uyuşturucu, bahis, kumar, çeteler…

Burada umutlu olacak bir şey yok gibi görünüyor.

Ama gerçekten çürüyen toplum mu,

Yoksa bu toplumu çürüten siyasal ve ekonomik atmosfer mi?

Devlet, her vatandaşa ait olması gerekirken,

İktidarın sadece partizanlara kapıları açması toplumu bölmüyor mu?

Hukukun sadece iktidara yakın olmayanlara karşı keskin olması

Adalet duygusunu sarsmıyor mu?

Uyuşturucu ve altın kaçıranların,

Bahis ve kumar siteleri işletenlerin lüks hayatı

Gençlerin başarı algısını bozmuyor mu?

“Çalışırsam yükselirim” anlayışının yerini “yakınsam kazanırım” anlayışı almıyor mu?

Evet bir çürüme var.

Bu ne sadece ahlak ne sadece güvenle ilgili.

Toplum ise sadece çürümüyor;

Güveni aşındırılmış bir toplum, hayatta kalmaya çalışıyor.

Hayatta kalırken de her yolu mübah görmeye başlıyor.

İşte 25 yıllık AK Parti iktidarının en yakıcı sonucu!

Devletle terörü eşitleyebilen bir iktidar varsa,

Toplumdan ne beklenir? Ne umulur?

Bu vesileyle,

Malum zevatın Öcalan sevgisinin,

1,5 senedir gözümüzün önündeki orta oyununun,

Ve bu ülke için toprağa düşen şehitlerimizin kanının,

Pazara çıkarılmasının sebebi gün yüzüne çıkıyor.

Bu mesele,

Ne sadece demokrasi meselesi

ne de ulusal güvenlik meselesidir.

Bu bir iktidar mühendisliğidir.

Türkiye’nin geleceğini

Yeni bir anayasa ile bir aileye ipotek etmek isteyen üç partinin telaşını izliyoruz aslında.

Ve bu telaşın bataklığına saplanan diğerlerinin…

Küçük ortağın hesabı,

Kamu kaynaklarından ne kadar pay alacağı.

Projenin büyük ortağı ise,

Ne olursa olsun bir devri daim peşinde...

Muhalefeti etkisizleştirerek, rekabeti ortadan kaldırarak,

Sahte bir zafer yaratmak istiyorlar.

Alacağınız iki ihale için,

Bir kantin-otopark anlaşması için,

Bir bürokrat ataması için harcamaya çalıştığınız şey,

Bu ülkenin anayasasıdır, kurumlarıdır, cumhuriyetidir.

Evet Türkiye tehlikededir

Ama sadece fakirleştiği için değil;

Fakirliğin kader olduğuna inandırıldığı için tehlikededir.

Türkiye bugün yalnızlaştığı için değil;

Yalnızlık, strateji diye sunulduğu için tehlikededir.

Türkiye bugün tartıştığı için değil;

Tartışılmazlarını, pazarlık konusu yaptığı için tehlikededir.

Türkiye bugün kanunlar yazılmadığı için değil,

Uygulanmadığı için tehlikededir.

100 yıl önce kabul edilen medeni kanunun,

Aileye, kadınlara ve mülkiyet haklarına getirdiği kazanımlar bile,

Tehlike altında olduğu için tehlikededir.

Meselemiz kişiler değildir.

Meselemiz bu anlayıştır.

Meselemiz sadece iktidar değişimi değil;

Güvenin ve kapasitenin yeniden inşasıdır.

Devlet ciddiyet ister.

Ekonomi güven ister.

Dış politika da tutarlılık ister.

Çünkü Cumhuriyet söze riayet,

Milli sözleşmeye sadakat ister.

Yani özü güvendir.

Öyle elde sopa, dilde tehditle güven olmaz.

Kuralla, ahlakla ve vicdanla olur.

O güven kaybolduğunda ekonomi çöker.

Ekonomi çöktüğünde kapasite zayıflar.

Kapasite zayıfladığında beka tehlikededir.

Bizim mücadelemiz bu tehlikeyi bertaraf etmektir.

Ve elbette bu mücadele çetindir.

Ama sonuna kadar da haklıdır.

Ve muhakkak kazanılacaktır.

Millet mücadeleyi ortada bırakmayacaktır.

Ne diyor Mehmet Akif?

"Sahipsiz vatanın batması haktır,

Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır."

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyor, Yüce Allah’a emanet ediyorum.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.