
Sayın katılımcılar,
Bu salona dün sabah geldiğinizde
Her biriniz bir soru taşıyordunuz.
Kimi o soruyu yüksek sesle dile getirdi,
Kimi sessizce kendinde sakladı.
Ama hepiniz aynı soruyu soruyordunuz:
“Türkiye'nin hukukla imtihanında
Gerçekten bir şeylerin değişmesi mümkün mü?”
Bu iki gün boyunca, bu salonda,
Türkiye'nin hukuk insanları bir araya geldi.
Tartıştılar, itiraz ettiler,
bazen uzlaştılar, bazen uzlaşamadılar.
Ama asla vazgeçmediler.
Bu, küçük bir şey değildir.
Tersine, bu Türk hukuk tarihinde ender yaşanan anlardandır.
Kimi zaman tarih büyük savaşlarda döner,
Kimi zaman büyük devrimlerde…
Ama çoğu zaman tarih, böyle salonlarda döner.
Sabırla oturan,
Dikkatle dinleyen,
Özgürce konuşan,
Sonra kaleme sarılan insanların odasında…
Biz de bugün böyle bir salonda bulunuyoruz.
Bu çalıştayın neticesinde oluşan ve
önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşacağımız,
“Türk Hukuku Vizyon Belgesi”
Tarihte yerini alacaktır.
Ben şimdi,
Bu iki günün içinde
bir yolculuk yapmak istiyorum.
Çünkü vizyon belgesi,
Soyut ilkeler listesi değildir.
Bu belgenin her maddesi,
Bu salonlarda yaşanan tartışmanın,
Bu insanların tecrübesinin
Ve bu milletin acıyla kazanılmış derslerinin özüdür.
Bu çalıştayda,
Türkiye’nin devlet yapısına ilişkin
Temel tercihler masaya yatırıldı.
Üniter devlet yapısı,
Tartışmasız bir uzlaşma zemini olarak teyit edildi.
Türkiye'nin coğrafi, tarihi ve toplumsal gerçekliği,
Üniter devlet anlayışını yalnızca bir tercih değil,
Bir zorunluluk olarak ortaya koymaktadır.
Ancak bu uzlaşının hemen ardından
Şu tespit de yapıldı:
Üniter yapıyı korumak,
Güçlü bir parlamenter denge mekanizmasıyla mümkündür.
Yoksa üniter devletin içi boşalır,
Merkezi otorite keyfileşir
Ve o keyfiliği engelleyecek
Kurumsal güvenceler ortadan kalkar.
Katılımcılar, şu üç temel hattı çizdi:
- Yürütmenin yasamaya karşı gerçek anlamda sorumlu olması;
- Cumhurbaşkanlığının tarafsız ve partisiz bir kurum olması;
- Meclis'in onay makamı değil,
Gerçek anlamda yasa yapan ve denetleyen bir kurum olması…
Bu üç unsur bir arada olmadığında,
Sistemin adı ne olursa olsun
Hukuk devleti zarar görür.
Denge ve denetim mekanizmalarının işlevini yitirdiği yerde,
Montesquieu'nün iki buçuk asır önce verdiği uyarı yeniden canlanır:
“İktidar, bozulma eğilimindedir
Ve onu durduracak olan yalnızca başka bir iktidardır.”
Biz bu çalıştayda,
O dengeyi kurumsal güvencelerle yeniden tesis etmenin yolunu tartıştık.
Çalıştayda,
Hukuk devleti kavramının teorik çerçevesi ile
uygulama arasındaki mesafe ele alındı.
Bu mesafe,
Kimilerini belki de hayal kırıklığına uğratmıştır.
Ama yüzleşmeden iyileşme olmaz.
“Hakkını talep etmek,
Bir bireyin salt kendine karşı değil
Topluma karşı da görevidir.”
Bu cümle,
Hukuk devleti revizyonu tartışmasının merkezinde yer alır.
Hukuk devleti,
Vatandaşın hakkını talep edebildiği,
Bu talebin meşru ve işler mekanizmalar aracılığıyla karşılandığı düzendir.
Bu talep susturulduğunda,
Ya da karşılıksız kaldığında,
Hukuk devleti yalnızca bir isimden ibaret kalır.
Oturumda öne çıkan somut bulgular,
AİHM kararlarına uyumun,
Sistematik bir mekanizmadan yoksun olması:
Anayasal hak güvencelerinin ikincil mevzuatla fiilen daraltılması;
Ve en önemlisi, “hukuk devleti” söyleminin,
Bazen hukukun araçsallaştırılmasını meşrulaştırmak için kullanılmasıdır.
Mali hukuk oturumu,
Belki de çalıştayın en somut
Ve en teknik tartışmalarının yaşandığı bölüm oldu.
Burada soyut ilkeler değil, sayılar ve gerçekler konuştu.
Türkiye’nin kamu ihale mevzuatına ilişkin tespitler,
Son derece çarpıcıydı.
Kamu İhale Kanunu’nun
Yürürlüğe girişinden bu yana eklenen
İstisna hükümlerinin sayısı ve kapsamı,
Yasanın ruhunu fiilen tersine çevirmiştir.
Şeffaflığı esas alan bir kanun,
Şeffaflığı devre dışı bırakan istisnalar dizisine dönüşmüştür.
Sayıştay’ın denetim yetkisinin fiilî sınırları,
Bu oturumda ayrıca ele alındı.
Bazı kamu kurumları
Ve kamu iktisadi teşebbüsleri üzerindeki
Sayıştay denetiminin daraltılmış olması,
Hesap verebilirlik mekanizmasını
İşlevsizleştiren temel bir sorundur.
Kamu parasının nereye gittiğini
Bağımsız biçimde denetleyen bir kurumun olmadığı yerde,
Yolsuzluk için zemin hazırlanmış olur.
“Yolsuzluk, yalnızca bireylerin ahlaki zafiyetinden değil
Kurumsal zafiyetten beslenir.”
Kurumlar güçlendiğinde yolsuzluk için alan daralır.
Türkiye'nin bu alandaki reform gündemi,
Hem bir siyasi tercih
Hem de ekonomik zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.
Bu çalıştayın belki de en yürek yakan oturumu,
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği oturumuydu.
Rakamlar açıklandı ancak
Her rakamın arkasında bir yüz, bir isim,
Bir yitirilmiş hayat olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye’de kadın cinayetlerinin seyri;
Cezasızlık algısının önleyici tedbirler üzerindeki yıkıcı etkisi;
Ve koruyucu tedbir kararlarının uygulama pratiği,
Bu oturumda duygusal değil ama
Bilimsel bir titizlikle masaya yatırıldı.
Sonuç şudur:
Mevzuat, kısmen var;
Ama uygulama, korkunç ölçüde yetersiz.
Değerli katılımcılar,
Bir devlet,
En savunmasız vatandaşını koruyamıyorsa
Hukuk devleti iddiasında bulunamaz.
Kadına yönelik şiddetle mücadele,
Bir siyasi tercih değil,
Hukuk devleti olmanın asgari koşuludur.
Hangi siyasi görüşten olursa olsun,
Bir kadının şiddete uğramaması gerektiği konusunda herkes hemfikirdir.
O zaman bu hemfikir oluşu
Hukuki ve kurumsal güvenceye dönüştürmek,
Ortak sorumluluğumuzdur.
Çalıştayda
Türkiye’nin çocuk adalet sisteminin
Hem mevzuat hem de uygulama boyutuyla
Kapsamlı bir değerlendirmesi de yapıldı.
Çocuk mahkemelerinin sayısal yetersizliği,
Uzman personel eksikliği
Ve rehabilite edici adalet yaklaşımının
Hâlâ yeterince içselleştirilmemiş olması
Temel bulgular arasında yer aldı.
Çocuk adalet sisteminin reformu,
Yalnızca insani bir zorunluluk değil
Aynı zamanda uzun vadeli
Bir güvenlik ve sosyal politika meselesidir.
Suça sürüklenen bir çocuğu
Rehabilite eden bir sistem,
On yıl sonra o çocuğun
Yeniden suç işlemesini büyük ölçüde engeller.
Aksi yönde çocuğu cezai bir sürecin içinde
Erken yaşta “damgalayan” bir sistem,
Uzun vadede hem toplumsal maliyeti artırır hem de bir hayatı karartır.
Çalıştayımızda katılımcılar,
Türk hukuk dünyasının
Belki de en derin yarasını mercek altına aldı.
Tutukluluk sürelerinin makul olmayan uzunluğu
Ve masumiyet karinesinin fiilî zedelenmesi.
Masumiyet karinesi,
Modern hukukun temel taşlarından biridir.
“Suçluluğu ispat edilene kadar herkes masumdur.”
Bu, soyut bir ilke değil; somut bir güvencedir.
Ama birinin suçluluğu
Mahkemece kanıtlanmadan önce
Yıllarca tutuklu kalması,
O kişiyi fiilen cezalandırmaktadır.
Ve bu fiilî cezalandırma,
Çoğu zaman
İş kaybı, aile parçalanması,
Toplumsal damgalanma, sağlığın bozulması gibi
Resmi cezadan daha ağır sonuçlar doğurur.
Savunma hakkına ilişkin kaygılar da
Bu oturumda güçlü biçimde dile getirildi.
Avukatın özgürce müvekkilini savunabilmesi
Yalnızca bireysel bir hak değil,
Adil yargılanma güvencesinin tamamlayıcı unsurudur.
Savunmanın işlevsizleştirildiği bir yargılama,
Ne kadar usule uygun görünürse görünsün, özünde adil değildir.
Bir diğer başlığımız,
Basın özgürlüğü ve dezenformasyon meselesiydi.
Bu oturumda
Dünyada yaşanan dönüşümün arka planıyla birlikte ele alındı.
Dijital çağın getirdiği bilgi kirliliği,
Geleneksel medyanın güven kriziyle birleşince,
Kamuoyunun doğruyla kurduğu bağ,
son derece kırılgan bir hal almaktadır.
Türkiye'nin basın özgürlüğü tablosuna ilişkin değerlendirmeler,
Uluslararası endekslerdeki konumla örtüşen bulgular ortaya koydu.
Otosansür mekanizmalarının güçlenmesi;
Medya mülkiyetinin tek elde yoğunlaşması;
Ve gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanan habercilerin durumu
Bu çalıştayda kaçınılmaz biçimde gündeme geldi.
Dezenformasyonla mücadele adına getirilen düzenlemelerin
Basın özgürlüğünü kısıtlamaya dönüştüğü yerde,
Çare hastalıktan beter olur.
Gerçek dezenformasyonla mücadele,
Haberciliği suç haline getirerek değil,
Hür bir basınla,
Medya okuryazarlığı eğitimiyle
Ve bağımsız doğrulama mekanizmalarıyla edilir.
Bu çalıştayın belki de
En içtenlikli ve en cesur tartışmasına
Ev sahipliği yapan oturumda ise
Yargı mensuplarının kendi mesleklerinin sorunlarını
masaya yatırmasıydı.
Çünkü bunu yapmak,
Bir yüzleşme cesareti gerektirmektedir.
Ve bu cesaret bu salonda gösterildi.
Hâkim ve savcıların
Atanma ve terfi süreçlerindeki şeffaflık eksikliği;
Avukatların savunuculuk görevleri nedeniyle maruz kaldıkları baskılar;
Ve yargıya duyulan toplumsal güvenin erimesi
Bu oturumun temel ekseni oldu.
Güven, bir gecede inşa edilmez.
Ama güven, doğru adımlarla yeniden kazanılabilir.
Tarihte yargı bağımsızlığını pekiştirmiş ülkelerin deneyimleri
Bize şunu göstermektedir:
Süreç reformu,
Yani atama ve terfi mekanizmalarının şeffaflaştırılması;
Mesleki eğitime yatırım;
Ve yargı etiği kültürünün güçlendirilmesi
Birlikte uygulandığında,
Yargının itibar inşası mümkündür.
Bu çalıştayın belki de en heyecan verici
Ve en zorlu gündem maddesinin ele alındığı
Hukukun henüz tam olarak kavrayamadığı bir hızla ilerleyen
Yapay zekâ, büyük veri ve dijital dönüşüm oturumuydu.
Bu oturumda öne çıkan temel mevzu şudur:
Teknoloji, hukukun gerisinde kaldığında boşluklar oluşur.
Ve bu boşluklar istismar edilir.
Teknoloji, hukukun önüne geçtiğinde ise
İnovasyon engellenir.
Denge noktasını bulmak,
Klasik hukuk yorumunun çok ötesinde
Bir esneklik ve öngörü gerektirmektedir.
Algoritmik karar almanın yargıya entegrasyonu,
Kişisel verilerin korunması,
Yapay zekâ kaynaklı ayrımcılık,
Ve dijital kimlik hakkı
Bu oturumda somut politika önerilerine dönüştürülmeye çalışıldı.
Nihayetinde
Türk demokrasisinin kalbi olan
Seçim sistemi ve demokratik meşruiyet de
Çalıştayda ele alındı.
Seçim güvenliği,
Yalnızca sandık başında oy kullanma
Ve sayım sürecini kapsamaz.
Seçim güvenliği,
Kampanya döneminde bilgiye eşit erişimi,
Medyada adil temsili,
Devlet olanaklarının tarafsız kullanımını,
Seçmen kütüklerinin doğruluğunu
Ve YSK'nın bağımsızlığını kapsayan
Çok yönlü bir kavramdır.
Bu unsurların biri zayıfladığında,
Sonucun meşruiyeti sarsılır.
Bu noktada ilk olarak
Yüksek Seçim Kurulunun oluşumu
ele alınmak zorundadır.
Tek adamın seçtiği tek adamcıkların belirlediği üyelerle oluşan bir yapı,
Seçim güvenliğinin sağlanması noktasında
Daha kurulun oluşum aşamasında
şüpheler doğurmaktadır.
“Rekabetin sonucu mahkeme salonlarında değil,
Milletin önüne konulan sandıkta belirlenmelidir.”
Bu ilke, demokrasinin asgari koşuludur.
Mahkemelerin siyasi rekabeti belirlediği,
Siyasi partilerin yargı kanalıyla tasfiye edildiği
Ya da seçim sonuçlarının
Hukuki manipülasyona açık olduğu bir sistemde,
Sandığa olan güven kalmaz.
Ve sandığa güven kalmadığında,
Demokrasiye de güven kalmaz.
Bu çalıştayda,
On oturumda üretilen
Bilgi ve öneri birikimini bir araya getirirken,
Tarihin bize söylediklerini de hatırda tutmak gerekiyor.
Çünkü hukuk reformu,
Soyut bir teknik mesele değil
Tarihsel deneyimin içinden süzülen
Derin bir toplumsal öğrenme sürecidir.
Toplumsal uzlaşma,
Sadece mahkeme kararlarıyla değil
Toplumun kendisiyle yüzleşmesiyle mümkün olur.
Türkiye’nin tarihsel yaralarının
Hukuki olarak nasıl ele alınacağı sorusu,
Bu çalıştaydan üretilecek vizyon belgesinin
Uzun vadeli boyutunu oluşturmaktadır.
2015 sonrasında Polonya'da yaşanan anayasal kriz,
Avrupa’nın en çarpıcı ve en ürpertici
Demokratik geri çekilme örneklerinden biri olarak tarihe geçti.
Anayasa Mahkemesi'nin işlevsizleştirilmesi,
Yargı atamalarının hükümetin kontrolüne alınması
Ve yargı bağımsızlığını güvence altına alan
Normların aşındırılması,
Bunların hepsi
Birkaç yıl içinde gerçekleşti.
Polonya deneyiminin bize öğrettiği ders şudur:
Kurumsal bozulma,
Çoğu zaman ani bir darbe değil
Kademeli bir erozyon biçiminde gerçekleşir.
Her aşamada “bu kadarını yapmak meşru” denilir
Ama birikimli etki yıkıcıdır.
Bu nedenle,
Hukuk devletini korumak için erken uyarı mekanizmaları,
Anayasal güvenceler
Ve sivil toplumun aktif denetimi ve gözetimi zorunludur.
Polonya 2023 seçimleriyle
Bu sürecin tersine çevrilmesine de zemin hazırladı.
Bu, olumlu bir ders de vermektedir
Kurumsal geri çekilme kalıcı değildir.
Toplumun demokratik refleksi ve sandık,
Kurumları yeniden inşa edebilir.
Yabancı örnekler değerli,
Ama kendi tarihimizden daha değerli bir ders yok.
Türkiye, 1961 Anayasası döneminde
Kurumsal denge anlayışını görece güçlü biçimde uyguladı.
Anayasa Mahkemesi,
Bu dönemde gerçek anlamda denetleyici bir işlev gördü.
Üniversiteler özerkliğini korudu.
Basın, görece bağımsız çalıştı.
Bu dönem idealize edilmemelidir
Ama içinden öğrenilecek somut dersler vardır.
Kurumsal dengenin işlediği dönemlerde
Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişme hızı,
Kısıtlı özgürlüklerin olduğu dönemlerle kıyaslandığında
Belirgin biçimde daha yüksektir.
Özgürlük ve kalkınma, zıt değil; birbirini besleyen kavramlardır.
Az sonra kamuoyuyla paylaşacağımız
Türk Hukuku Vizyon Belgesinin
öndeyişi olan rapor,
Bu çalıştayın ilk somut meyvesidir.
Ama bu belgenin değeri,
Yalnızca içeriğiyle değil
Nasıl kullanılacağıyla ölçülecektir.
Her büyük belgede üç kritik sınav vardır.
Birinci Sınav: Meşruiyettir.
Bu belge, bir siyasi partinin kararı değildir.
Türkiye'nin hukuk dünyasının bütün paydaşlarının
İki günlük yoğun çalışmasının ürünüdür.
Bu oturumlarda hukukun her alanından
Katılımcılar yer aldı.
Baro başkanları konuştu.
Akademisyenler itiraz etti.
Gazeteciler sorguladı.
Sivil toplum temsilcileri önerdi.
İşte bu zenginlik, belgenin meşruiyetini sağlar.
Ve meşruiyet, uygulamanın ön koşuludur.
İkinci Sınav: Sürdürülebilirliktir.
Türkiye'de pek çok iyi niyet belgesi yazıldı,
Ama pek azı uygulandı.
Bu belgenin kaderi farklı olacaksa,
İki şart gerekmektedir.
Birincisi, belgeyi sahiplenecek güçlü bir savunuculuk ağı olarak
Bu salondan çıkan her isim,
Kendi alanında bu belgenin takipçisi ve uygulayıcısı olmalıdır.
İkincisi, somut bir izleme mekanizması olarak,
Belgenin önerilerinin hayata geçirilip geçirilmediğini değerlendiren,
Kamuoyunu haberdar eden bir yapı kurulmalıdır.
Üçüncü Sınav: Siyasi Etkidir.
Bu belge,
Yalnızca akademik bir referans metni olarak rafta beklemeyecek,
Türkiye'nin yaklaşan siyasi döneminde,
Anayasa tartışmaları,
Seçim hukuku reformu
Ve yargı bağımsızlığı meselelerinde referans noktası olacaktır.
Ben bunun siyasi sorumluluğunu alıyorum.
İYİ Parti,
Bu belgenin önerilerini
Kamuoyuna karşı savunmaya devam edecek,
Parlamentoda sesini yükseltecek
Ve hükümet programlarını bu kriterlerle değerlendirecektir.
Vizyon Belgesi'nin tam metni,
Önümüzdeki günlerde kamuoyuyla ayrıca paylaşılacaktır.
Ama o belgeyi anlamamız için,
Belgeyi doğuran ruhu anlamak şarttır.
Bu ruh, on alanda elliden fazla katılımcı tarafından ifade edildi
Ama hepsinin özünde aynı yürek atıyordu.
O yürek şunu söylüyordu:
Türkiye,
hukuku kişilerin değil,
İlkelerin belirlediği bir ülke olabilir, olmalıdır.
Bu, ütopya değildir.
Bu, bir tercihtir.
Ve bu tercihi yaşama aktarmak için gereken birikim,
Bu salonda fazlasıyla mevcuttur.
Denge ve denetim mekanizmalarının
Tam ve kâmil olarak işlediği bir parlamenter sistemin kurulması,
Üniter yapı içinde kuvvetler ayrılığının gerçek anlamda tesis edilmesi,
Ve temel hakların daha güçlü anayasal güvencelerle korunması,
her şeyin temelidir.
Temel sağlam değilse,
Üstüne ne inşa edilirse edilsin sallanır.
Hakimlerin ve savcıların atanma ve terfi süreçlerinin şeffaflığı,
Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun siyasi etkiden arındırılması,
Mesleki liyakatin kariyer güvencesine dönüştürülmesi, olmazsa olmazdır.
Çünkü bağımsız yargı,
yalnızca yargı mensuplarının çıkarı değil,
vatandaşın güvencesidir.
Tutukluluğun istisna olması,
Masumiyet karinesinin fiilen korunması,
Savunma hakkının güçlendirilmesi
Ve hukuki yardıma erişimin yaygınlaştırılması gereklidir.
Bu alandaki her somut adım, doğrudan insan yaşamını etkiler.
“Para nereye gidiyor” sorusunun cevabını bilmek, her yurttaşın hakkıdır
Bu yüzden ihale mevzuatı şeffaflaştırılmalı,
Sayıştay denetim yetkisinin güçlendirilmeli,
Ve kamu mali yönetiminde hesap verebilirlik pekiştirilmelidir.
Koruyucu tedbir kararlarının etkin uygulanması,
Caydırıcı yaptırım politikalarının güçlendirilmesi,
Ve yargı içinde cinsiyet duyarlı yaklaşımın yerleştirilmesi…
Bunlar, hayat memat meselesidir.
Bir çocuğun hayatına yatırım,
Toplumun geleceğine yatırımdır.
Bu yüzden
Çocuk mahkemelerinin güçlendirilmeli,
Onarıcı adalet yaklaşımının yaygınlaştırılmalı
Ve çocuğun yüksek yararı ilkesi
Yargı pratiğine yansıtılmalıdır.
Özgür basın olmadan, hesap verebilir devlet olmaz.
O halde
Gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanmanın önüne geçilmeli,
Medya mülkiyetinde çoğulculuk güçlendirilmeli
Ve dezenformasyonla mücadelede
özgürlükçü yaklaşım benimsenmelidir.
Yargı mensuplarının mesleki eğitimine yatırım,
Yargı etik kurulunun güçlendirilmesi,
Ve yargıya güven endeksinin bağımsız olarak izlenmesi sağlanmalıdır.
İtibar, yıllarca inşa edilir ama günler içinde yıkılır.
Korumak, inşa etmekten daha zordur.
Kişisel verilerin korunması
Etkin güvenceye kavuşturulmalı,
Yapay zekâ uygulamalarına yönelik
Ulusal hukuki çerçeve oluşturulmalı
Ve algoritmalar, şeffaflık
Ve hesap verebilirlik ilkelerine bağlanmalıdır.
Dijital çağda hukuk, geriden gelmemelidir.
YSK'nın kurumsal bağımsızlığı pekiştirilmeli,
Kampanya finansmanının şeffaflığı güçlendirilmeli
Ve seçim süreçlerinde
Devlet olanaklarının tarafsız kullanımı güvence altına alınmalıdır.
Çünkü sandığa güven, demokrasiye güvendir.
İYİ Parti'nin ev sahipliği yaptığı
Bu çalıştay boyunca,
davet edilen misafirlerin bazıları şunu sordular:
"Bu belge, parti propagandasına mı dönüşecek?"
Bu soruyu sormak haklarıdır.
Ve bu soruya dürüst bir cevap vermek görevimdir.
İYİ Parti, bu belgenin mülkiyetini talep etmemektedir.
Bu belge, bu salonun ortak aklının ürünüdür.
Ama İYİ Parti,
Bu belgenin önerilerini hayata geçirmek için
Siyasi mücadeleyi sürdürme taahhüdünü vermektedir.
Bu taahhüt şu anlama gelir:
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde,
Seçim hukuku reformundan yargı bağımsızlığına,
Mali şeffaflıktan dijital haklara kadar bu belgedeki her öneri,
İYİ Parti tarafından yasa teklifleri,
Bütçe önerileri ve denetim soruları aracılığıyla savunulacaktır.
Bu taahhüt, gizli değil,
Bu salonun tanıklığında verilmektedir.
“Biz hakikatin yolundan ayrılmadık, ayrılmayacağız.
Biz düşkünlerden olmadık, olmayacağız.
Ben zulme sessiz kalamam.
Demokrasiye de darbe yaptırmam.”
Bu sözler bana aittir…
Bu sözleri sadece siyasi kriz anlarında değil,
Her gün, bu belgenin her maddesini savunurken de söyleyeceğim.
Bugün burada yaptığımız çalışmanın sadece yaşadığımız günü kapsadığını düşünmüyorum.
On yıl, yirmi yıl, belki elli yıl sonra
Bu belgeyi okuyan insanlara yol göstereceğine inanıyorum.
Hukuk devleti, bir neslin başarısı değildir.
O, kuşaktan kuşağa aktarılan bir sorumluluktur.
Magna Carta'yı 1215'te imzalayanlar,
Bugünkü İngiliz hukuk düzeninin temellerini attıklarını bilmiyorlardı.
Federalist Papers’ı 1788'de yazan Madison ve Hamilton,
İki buçuk asır sonra anayasacılığının temel referansı olacaklarını hayal etmiyorlardı.
Atatürk'ün 1923'te kurduğu Cumhuriyet,
O günden bu yana pek çok badire atlattı
Ama temeli yine de ayaktadır.
Gelecek nesiller bu çalışmanın tohumlarını
Yarının kutlu ağaçlarına ve ormanlarına dönüştürebilirler.
Bunu mümkün kılacak olan,
Siyasi konjonktür değil,
Kişisel kararlılık ve toplumsal vicdan olacaktır.
"Saltanat değil, Cumhuriyet istiyoruz."
Bu cümle, tarihsel bir slogan değildir.
Cumhuriyet, yalnızca yönetim biçiminin adı değildir.
Cumhuriyet,
Vatandaşın, hâkim ve savcıların, avukatların,
Akademisyenlerin ve gazetecilerin hukukun önünde eşit olduğu;
Kimsenin yargısız, keyfi ve hesapsız biçimde cezalandırılamadığı;
Sandığın, kalemin ve söylemin özgür olduğu bir düzenin adıdır.
Bu düzeni inşa etmek için
Bugün bu salondakiler,
Tarihin üzerlerine yüklediği görevin icaplarını yerine getirmişlerdir.
Değerli yüksek mahkemelerin onursal üyelerine,
Hâkim ve savcılarımıza,
Bu çalıştaya katılarak
Yargının sesini bu platforma taşıdıkları için
Derin saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Türkiye Barolar Birliği Başkanı'na ve baro başkanlarımıza,
Türk avukatlığının vicdanını
Bu salona taşıdıkları için teşekkür ediyorum.
Değerli akademisyenlere,
Bilginin ışığını bu çalışmaya kattıkları için minnet duyuyorum.
Milletvekillerimize ve komisyon üyelerimize,
Siyasi görüşten bağımsız olarak
Ortak bir platformda buluşmayı kabul ettikleri için teşekkür ediyorum.
Bu, demokrasinin olgunluğunun işaretidir.
Sivil toplum temsilcilerine ve basınımıza,
Bu çalışmayı kamuoyuna aktarma sorumluluğu için
Şimdiden teşekkür ediyorum.
Ve hepsinin ötesinde,
Bu iki gün boyunca sabırla dinleyen,
Tartışan, itiraz eden
Ve nihayetinde ortak bir metne katkı sunan herkese,
Türkiye ve Türk Milleti adına teşekkür ediyorum.
Sözlerime son verirken,
Bu çalıştayın gerçekleşmesine katkı sunan herkese;
bu muazzam fikri şöleni organize eden
Sayın Hakan Şeref Olgun’un şahsında
Hukuk ve Seçim İşleri Başkanlığımıza ve
Çalıştayda emek veren tüm iyiler ailesine;
Bu büyük ailenin bir parçası olmasından ötürü
daima iftihar ettiğim,
kuramsal çerçevemize önemli katkılar sunan
kıymetli hocamız Prof. Dr. Gökçe Zabunoğlu'na;
ve onun şahsında bu tarihi vizyonun mutfağında ter döken
herkese teşekkür ediyorum.
Bu iki günün meyvesi olan
Türk Hukuku Vizyon Belgesi'ni
Önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşacağız.
Bugün ise Vizyon Belgesinin Çalıştay Raporunu
sizlerle paylaşmaktan büyük onur duyduğumu belirterek
Türk Hukuk Çalıştayımızı kapatıyorum.
Türkiye’nin yarınları;
hukuku, adaleti ve millet iradesini
temel değer kabul eden iyilerin ve cesurların elindedir!
Adalet güneşinin,
memleketimizin üzerine
eşit, hür ve adil doğacağı o güzel günleri birlikte kuracak, milletçe yaşayacağız.
Tüm çabamız,
Tüm mücadelemiz
Bunun içindir.
Türk Milleti içindir!
Hepinizi saygılarımla selamlıyorum.