İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partimizin TBMM grup toplantısında konuştu.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, TBMM grup toplantısında Devlet Bahçeli’yi eleştirerek, “Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter” dedi. Kabine değişikliğini “illüzyon” olarak nitelendiren Dervişoğlu, İYİ Parti’nin adaleti ve kadın haklarını savunduğunu belirtti.

Haber Giriş Tarihi: 11.02.2026 21:26
Haber Güncellenme Tarihi: 11.02.2026 21:26
https://www.ortamhaber.com

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partimizin TBMM grup toplantısında konuştu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yüklenen Dervişoğlu, “Benim milliyetçilik dersine ihtiyacım yok. Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter” dedi. Kabine değişikliğine değinen Dervişoğlu, "Tek adam rejimlerinde biri gider, diğeri gelir. İsimlerin, şahısların hiçbir önemi yoktur. Kabinenin başı haricinde hiçbir değişiklik bağlayıcı değildir. Bütün bakanlıklar artık siyasi unsur haline gelerek, Cumhurbaşkanı’nın talimatlarını yerine getiren, temsil makamlarından öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu açıdan yeni kabine değişikliği, ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ndeki illüzyondan başka bir şey değildir" şeklinde konuştu. Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş'i kıyafeti üzerinden hedef alan şahsın parti üyeliğinden ihraç edildiğini de hatırlatan Dervişoğlu, "Böyle insanların İYİ Parti içinde yeri yoktur. Gereğini her zaman yaparız. Bundan sonra da aynı şekilde muamele ederiz” ifadelerini kullandı. Dervişoğlu, “Bir kadına yapılan hakaretin cezasını, onu kapı dışarı ederek gösterdik. Şimdi onlardan bekliyorum: Mustafa Kemal Atatürk’ün mübarek annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz!” diye ekledi.

Dervişoğlu’ndan Bahçeli’ye: “Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter”

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yüklenen Dervişoğlu, “Benim milliyetçilik dersine ihtiyacım yok. Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter” dedi. Kabine değişikliğine değinen Dervişoğlu, "Tek adam rejimlerinde biri gider, diğeri gelir. İsimlerin, şahısların hiçbir önemi yoktur. Kabinenin başı haricinde hiçbir değişiklik bağlayıcı değildir.” şeklinde konuştu. Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş'i kıyafeti üzerinden hedef alan şahsın parti üyeliğinden ihraç edildiğini de hatırlatan Dervişoğlu, "Böyle insanların İYİ Parti içinde yeri yoktur. Gereğini her zaman yaparız. Bundan sonra da aynı şekilde muamele ederiz” ifadelerini kullandı. Dervişoğlu, “Bir kadına yapılan hakaretin cezasını, onu kapı dışarı ederek gösterdik. Şimdi onlardan bekliyorum: Mustafa Kemal Atatürk’ün mübarek annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz!” diye ekledi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM grup toplantısında konuştu.

Adalet vurgusu yapan Dervişoğlu, "Bir tarafta yıllardır denetlenmiş, kaçma şüphesi olmayan insanlar aylarca tutuklu yargılanıyor. Diğer tarafta, yüzlerce yıl ceza istenenler serbestçe hatta devlet korumasıyla dolaşıyor. Bu adalet değildir. Bu, adalet kılığına sokulmuş zulümdür.

Üstelik bu zulüm yalnızca kişilere yönelmiyor. Ailelere uzanıyor, yakınlara dokunuyor, mahremiyet çiğniyor. Ekrem İmamoğlu’na değil, ailesine yapılanlara bir bakın. Bu Allah’tan reva mıdır? Siyaset, hesaplaşmayı aileler üzerinden yürüttüğü anda meşruiyetini kaybeder. Devlet, hukukun dışına çıktığı anda güçlü değil, korkak olur. Suç varsa soruşturulur. Ceza varsa verilir. Ama hukukla, adaletle verilir! İntikamla, gözdağıyla, ibretlik linçlerle değil. Vicdanla ve yasayla verilir. Bu ülkenin ihtiyacı daha fazla korku değil, biraz olsun adalettir" dedi.

"Tek adam rejimlerinde biri gider, diğeri gelir"

"Bu ülkede hukukun, adaletin, huzurun, mutluluğun hakim kılınmasının tek yolu vardır, o da bu düzenden ve iktidardan kurtulmaktan geçer" diyen Dervişoğlu, "Gece yarısı kabinede iki değişiklik yapıldı. Önemli iki bakan görevlerinden alınarak yerlerine yenileri getirildi.

Tek bir imza ile tek bir kararla. Tek adam rejimlerinde biri gider, diğeri gelir. İsimlerin, şahısların hiçbir önemi yoktur. Kabinenin başı haricinde hiçbir değişiklik bağlayıcı değildir. Bütün bakanlıklar artık siyasi unsur haline gelerek, Cumhurbaşkanı’nın talimatlarını yerine getiren, temsil makamlarından öte bir anlam ifade etmemektedir. Bu açıdan yeni kabine değişikliği, ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ndeki illüzyondan başka bir şey değildir" şeklinde konuştu.

"Muhalefete yönelik sistematik baskı resmi hale geldi"

Dervişoğlu, "Ancak ana muhalefet partisine yönelik en büyük hukuki süreçleri yöneten bir ismin

Adalet Bakanı olarak görevlendirilmesi, bu davaların siyasi yönünü de resmileşmiştir. İktidar, muhalefete yönelik sistematik baskısını resmi hale getirmekten ve bunu aleni olarak sergilemekten çekinmemektedir. Davayı açan kişi, dava süreci başlamadan davayı yürütecek hakimlerin başına geçiyor. Aynı zamanda bu kişi, olası karar süreçlerine dair bütün itiraz makamlarının da odağında yer alıyor. Yani size dava açan, sizinle ilgili kararı verecek makamın üstünde ve karara itiraz edebileceğiniz makamların merkezinde konumlanmış durumda. Böyle bir ortamda, hiçbir süreçten Türkiye'ye demokrasi ve huzur ortamının çıkmayacağı da

anlaşılmış olmalıdır" değerlendirmesini yaptı.

"Boğaz köprülerini, otoyolları özelleştirmek; vatan meselesi, namus meselesi değil midir?"

Köprü ve otoyolların özelleştirilmesi planına değinen Dervişoğlu, "Her yıl 100 milyardan fazla para, geçilmeyen yollara gitmekteyken; misliyle, hastanelerin kirasına verilmekteyken;

onlarca projeden milyarlarca lira yok olmaktayken, 1 aylık faize karşılık gelmeyen bir bedelle köprüleri ve otoyolları satmaya kalkıyorlar! Peki bu vatanın birikimiyle, çalışanın kazancından, ödediği vergiden, yediğinden, içtiğinden kesilerek yapılmış boğaz köprülerini, otoyolları bugün özelleştirmek bir vatan meselesi, namus meselesi değil midir? Cumhuriyet’in asırlık birikimlerini yok ettiniz. Telekom’u, tank paleti, Seka’yı… Satmadığınız değerimiz kalmadı. Limanlarımız, tersanelerimiz elimizden gitti. Bunlar saymakla bitmez" dedi.

"Denetimsizlik cinayete azmettirmek değil midir?"

Bir polis memurunun araç muayene istasyonunda yaşadığı saldırı ardından hayatını kaybetmesine dair Dervişoğlu, "Rant için kurduğunuz müesseseler artık insanlarımızın hayatına sebep oluyor. Kendinize gelin! Bu memlekette özelleştirme diye, kamunun tekelini yandaş tekeline çevirmek, hesap sormamak, milleti kazıklamak, buna göz yummak, o maddi kaynağı emekliden, çalışandan esirgeyip rant olarak dağıtmak vatana ihanet değil midir? Denetimsizlik cinayete azmettirmek değil midir?" diye sordu.

"Siz emanete ihanet ettiniz!"

Terörsüz Türkiye, umut hakkı ve Türkiye yüzyılı söylemlerine tepki gösteren Dervişoğlu, "Bunlar 'kilim' gibi dokunmuş şaheserleriniz olarak karşımızda duruyor. Bu kilimleri alın sarayınızın, konağınızın duvarına asın. 'Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer, uğrunda ölen varsa vatandır' Peki üzerinde yaşayanlar, o sancağı tutanlar ne olacak, Türk milletine ne olacaktır? Bugün Türk milletini davet ettiğiniz yer neresidir? Bu davetin icabı halinde, Türk milletini bekleyen şey nedir? Orada refah var mıdır mesela? Hangi fabrikalar işleyecek, hangi çarklar dönecektir? Hangi tarlalardan bereket hasat edilecektir, bunu hangi köylü yapacaktır? Daha iyi okullar kurulmuş mudur? Daha hızlı internet var mıdır? Neresidir o Türkiye? Ticaret; yasaklardan, kısıtlardan, kara paradan arındırılmış mıdır? Sokakların güvenliği için bir projeniz var mıdır? Gençlerimiz kumarın, uyuşturucunun, fuhuşun, çetelerin pençesinden kurtarılmış mıdır? Söyleyin neresidir orası? Tek bir sözünüz, tek bir kelamınız var mıdır insana dair? Yaşı 7, 17, 77 fark etmez; ona orada onurlu bir yaşam var mıdır? Ev bulmak, yurt bulmak dert olmaktan çıkmış mıdır? Kanal İstanbul yerine, İkmal İstanbul denmiş midir? Dünya lidercileri, ülkü devleri, komisyoncular! Hepinize sesleniyorum: Tarih emanet verir, senet yazmaz! Siz o emanete ihanet ettiniz!" dedi.

"Feriştahı bunu yaptıramadı, yaptıramaz"

Konuşması sırasında duygusal anlar yaşayan Dervişoğlu, "Ne Mustafa Kemal’i anladınız ne de O’nun kurduğu Cumhuriyet’e ikrar edebildiniz. Toz toprak içindeki karargahlardan, Anadolu’nun çıplak, sıtmalı, trahomlu bedenine dokunan bu battaniyenin kıymetini bir türlü bilemediniz. Mustafa Kemal’in omuzundaki battaniyeyi bir kere bile hatırlamadınız! Başının üstüne çatı kalmamış bu millet için bin bir gayretle çatılan bu çatıyı hiçbir zaman sevmediniz! Türkiye, namusuyla kazandığı ekmeği namusuyla bölüşenlerin Cumhuriyetidir! Bunu beğenmediniz! Siz o ekmeği ne büyüttünüz ne de adaletle bölüştünüz! Siz o ekmeği bize çok görenlerin neslindensiniz! O nimete; kinden, kibirden ve nankörlükten başka hiçbir gözle bakmadınız! Bugünse kalkmış, tüm aymazlığınız, düzenbazlığınızla, ikiyüzlülüğünüz ve melanetinizle diyorsunuz ki; Türklüğü terhis edin! Evet, siz bize bunu diyorsunuz! Feriştahı bunu yaptıramadı. Feriştahı bunu yaptıramaz. Bu millet, bir avuç da kalsa da size bunu yaptırmaz!" şeklinde konuştu.

"Neyin milliyetçiliğini anlatıyorsunuz?"

"Şimdi çıkmış bize milliyetçilik dersi vermeye kalkışıyorlar. Bize ait anılardan kurulmuş cümlelerle nutuk irat ediyorlar" diyen Dervişoğlu, "O hatıralar bizim beyler bizim. Ben sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakıyorum. Yaptığınız çağrılarla Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmazlarını, tartışma masasına yatırıp, tartışılır hale getirdiniz. İmralı canisinden, ulakları vasıtasıyla gelen mesajın her cümlesinin altına imzanızı attınız. Meclisi bir hainin ayağına yönlendirerek, devletle terör örgütünü eşitlediniz. Binlerce evladımızın katili alçağa, umut hakkı adı altında özgürlük vaat etmeye devam ediyorsunuz. Neyin milliyetçiliğini anlatıyorsunuz? Anlatıyorsunuz da anlatırken utanmıyor musunuz?" dedi.

"Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter"

Milliyetçilik dersine ihtiyacı olmadığına vurgu yapan Dervişoğlu, "Milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter. Hem ortağınıza bir sorun bakalım: Ayağının altına aldığını söylediği milliyetçilik üzerinden ayağını kaldırmış mı? Üzülerek, utanarak söylüyorum:

Sadece kendisini değil, milliyetçileri de bu icraatları ile güvenilmez yapmıştır bu beyefendi.

Türk Milliyetçiliği üzerine kara bir gölge gibi düşmüştür" ifadelerini kullandı.

"Sen benim değil, Öcalan'ın dava arkadaşısın"

Dervişoğlu, "Belli ki, merkez siyaset söylemimizden de ziyadesiyle rahatsızlık duyuyor. Evet, çıktığımız yoldan dönmeyeceğiz. Sizin yok etmek için büyük bir çaba sarf ettiğiniz siyasetin merkezini; Allah’ın izni, teşkilatımız ve kadrolarımızla yeniden inşa edeceğiz. Biz, ekmeği büyütmenin, o ekmeği pay etmenin derdindeyiz. O ekmeğe el sürdürmeyeceğiz! Bu ülkeyi size kurban etmeyeceğiz. Bu bayrağı kirlettirmeyeceğiz! Dava arkadaşı edebiyatının da sonu gelmiştir. Sen benim dava arkadaşım değilsin. Sen Abdullah Öcalan’ın dava arkadaşısın. Bunun hesabını da bize değil; milliyetçi, ülkücü camiaya vermek zorundasın. Benim dava arkadaşlarım işte burada, senin dava arkadaşların da İmralı’da yatıyor" diye ekledi.

"Yerli otomobili Rabia’nın ruhuna hançer olsun diye mi ürettiniz?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Mısır Cumhurbaşkanı Sisi arasında geçtiğimiz hafta gerçekleşen görüşmeye değinen Dervişoğlu, "Görüşmenin samimi olduğu anlaşılıyor. Öyle ki Sayın Erdoğan,

Sayın Sisi’ye TOGG marka bir otomobil hediye etti. Siz o yerli ve milli otomobili, dilinizden düşürmediğiniz Rabia’nın ruhuna hançer olsun diye mi ürettiniz? Şunu en başta açıkça ifade edeyim: Ben artık bu görüşmeleri 'Dün ne dediniz, bugün ne yapıyorsunuz' kolaycılığıyla eleştirmiyorum. Çünkü bu ülkede artık herkes biliyor ki; Sayın Erdoğan’ın dış politikası,

süreklilikle değil şahsi ihtiyaç ve hata paylarına göre şekillenmektedir. Dün en ağır sözlerle hedef alınan aktörler, bugün hiçbir açıklama yapılmadan 'stratejik ortak ve dost' ilan edilebilmektedir" şeklinde konuştu.

"Netanyahu'ya da mı umut hakkı tanıyacaksınız?"

Uluslararası basında yer alan haberlere göre; ABD Başkanı Trump'ın Gazze’de yaşanan katliamlar nedeniyle uluslararası kamuoyunda ağır şekilde eleştirilen İsrail Başbakanı Netanyahu’yu Gazze Barış Kurulu’na davet ettiğini söyleyen Dervişoğlu, "Bu kurulun 19 Şubat’ta toplanması beklenmektedir. Ve aynı gün Netanyahu’nun Washington’da Trump ile görüşmesi planlanmaktadır. Türkiye, bu kurulun üyesidir. Ve ülkemizi Dışişleri Bakanımız temsil etmektedir. Bu noktada iktidara açık ve net sorular soruyorum: Netanyahu bu toplantıya katılırsa, Türkiye ile İsrail aynı platformda birlikte çalışmış olmayacak mıdır? Bir yandan İsrail’e karşı siyasi ve ekonomik blokaj uyguladığını söyleyen iktidar, öte yandan Netanyahu ile aynı masada mı oturacaktır? Eğer oturulacaksa, İsrail’e yönelik ticari ambargo yakın zamanda sona erecek midir? Bu konuda bir vaatte bulunulmuş mudur? Türkiye–İsrail ilişkilerinin geleceğine dair kamuoyuyla paylaşılmış açık ve tutarlı bir yol haritanız var mıdır? Yoksa yine; dışarıda başka içeride başka konuşulan bir sürecin içine mi giriyoruz? Yoksa içeride olduğu gibi dışarıda da mı teröristlerle aynı masaya oturacaksınız? Burada oturdunuz bir şey olmadı. Artık gidip bu zaman kadar terörist diye ilan ettiğiniz Netanyahu ile aynı masaya oturup ona da bir umut hakkı tanıyacak mısınız?" dedi.

"Atatürk’ün mübarek annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz!"

Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Güneş'i kıyafeti üzerinden hedef alan şahsın parti üyeliğinden ihraç edildiğini hatırlatan Dervişoğlu, "Böyle insanların İYİ Parti içinde yeri yoktur.

Gereğini her zaman yaparız. Bundan sonra da aynı şekilde muamele ederiz. Bunun üzerinde tepinmek isteyenlerse, buyursun tepinsinler. Bir insan, bir kadın, bir çocuk incindiyse; onu yapan 77 köyün yabancısı da olsa, sorumluluk üstleniriz. O densiz partimizden ihraç edilmiş ve defolup gitmiştir. Bizi kendinizle kıyaslamayın. Çok şükür ne düştük ne öldük! Evladını kaybetmiş anaları meydanlarda yuhalatmadık. Genç kızların kıyafetine karışıp, namusuna dil uzatmadık. Kimseye sürtük demedik. Mitinglerde “Kur’an-ı Kerim” sallamadık. Şehit tabutunu kürsü diye kullanmadık. Bayrağı indirtmedik, şehidi gücendirmedik. Şehit anasının da bedduasını almadık!

Bir kadına yapılan hakaretin cezasını, onu kapı dışarı ederek gösterdik. Şimdi onlardan bekliyorum: Mustafa Kemal Atatürk’ün mübarek annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz!” diye ekledi.

Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:

Aziz milletim,

Kıymetli yol ve dava arkadaşlarım,

Bu grup konuşmama hazırlanırken,

11 Şubat gününün, Birleşmiş Milletler tarafından,

"Uluslararası Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü” olarak ilan edildiğini görünce,

Bir eş olarak, bir kız babası olarak.

“Ne güzel dedim” kendi kendime.

Bilim ve diğer bütün alanlarda, fırsat eşitliğinden, ücret adaletinden

Bilhassa kız çocukları için güvenli ve huzurlu bir Türkiye'yi inşa etmekten konuşmalıyız.

Tam da buradan

En çok da buradan konuşmalıyız.

İşte tam o anda, telefonuma bir haber bildirimi geldi:

“Ankara’da,

“Keçiören'de,

“Cezaevinden izinli olarak çıkan bir şahıs;

Annesini, eşini ve 8 yaşındaki kızını öldürdükten sonra intihar etti.”

Ben, işte o haberde kaldım.

“Neleri konuşuyoruz” dedim.

Kimleri konuşuyoruz!

Ama bu haberde, ismi dahi geçmeyen,

Yok olup giden o hayatlar…

İşte maalesef en çok onları konuşmuyoruz.

Siyasetteki şantaj ve transfer pazarının

Büyük Türkiye laflarının, Terörsüz Türkiye masallarının,

Hiç tutmayan enflasyon hedeflerinin,

Dış politikadaki kahramanlık pozlarının,

Uçakların, İHA’ların, SİHA’ların manşetlerinin gölgesinde

Binlerce acı hikayeden sadece bir tanesi bu olay.

Türlü sebeplerden dolayı,

Evladı için yüreği elinde bekleyen,

Binlerce ebeveynden sadece bir tanesiyim.

Bu söyleyeceklerimi de,

Sadece bu sıfatımla söylüyorum!

Her vesileyle büyük büyük laflar dinliyoruz.

Büyük sloganlar!

“2053, 2071, Türkiye Yüzyılı”

“Terörsüz Bölge” diyorlar şimdilerde,

Muhatap oldukları bin bir çeşit teröriste bakmadan.

Bir türlü cebimize ve cüzdanımıza yansımayan,

Rakamsal büyümeleri dinliyoruz.

Dış düşmanlar, iç düşmanlar,

Adalet sarayları, anayasalar,

Ve umut hakkı diyorlar!

Umut hakkı!

Ben kendimi bildim bileli

Bu siyasetin ya içinde oldum ya da kıyısında.

Haklıymışız dediğim, haksızmışım dediğim oldu.

Eleştirdiklerim, beğendiklerim de oldu.

Ama ben ahir ömrümde,

Hiçbir dönem hatırlamıyorum ki,

Hiçbir 10 yıl hatırlamıyorum ki,

Siyaset dediğimiz şey,

“Bir insanımızın dahi” hayatına

İyilik için, esenlik için,

Sağlık, refah ve haysiyet için dokunmasın.

Bir titri, makamı, dolgun bir hesabı olmayan,

Her gün kaldırımda, otobüste, pazarda gördüğümüz,

Yurdum insanlarından bir tanesi çıkıp da;

Benim de şu işim görüldü demesin!

Memnuniyetsizlikler elbette oldu

Ama hayatından memnun insanlara da rastlamak mümkündü.

Ben devletin,

Vatandaşını korumaktan, kucaklamaktan,

Yüzünü güldürmekten,

Onun yaşamına güzellik katmaktan

Böylesine uzaklaştığı bir dönem hatırlamıyorum.

Bir kanun çıkıyor,

Gençler perişan.

Bir yönetmelik yayınlanıyor,

Öğretmen perişan

Bir taslak hazırlanıyor,

Çiftçi, köylü perişan.

Bir kararla, binlerce yatırımcı batıyor, iflas ediyor.

Yıllar geçiyor, seçimler geçiyor,

Ve biz yine, aynı noktaya varıyoruz.

Biz o umut denilen mefhumu, o duyguyu, o hakkı,

O ölen kadınlara, o kız çocuklarına,

Kendi insanımıza,

Ne zaman vereceğiz?

Yaşamak hakkını, barınmak hakkını, eğitim hakkını, güvenlik hakkını,

Gülmek, eğlenmek, çalışmak, yürümek, gezmek hakkını,

Kısaca,

İnsanca yaşamak hakkını,

Ne zaman, hangi aşamada tesis edeceğiz?

Daha kaç yıl iktidarda kalırsanız,

Daha kaç siyasetçi transferi yaparsanız,

Daha kaç ihale dağıtır;

Kaç kayyum atar;

Kaç insanı Silivri’ye tıkarsanız,

Gerçekleri konuşacak

Ve gerçekten bir şey yapacaksınız?

Daha ne olursa, başarısız olduğunuzu itiraf edeceksiniz?

Kaç depreme daha kader deyip geçerseniz,

Kaç bölgesel çatışmadan daha,

Türk milleti kaybederse,

Kaç olayda daha “aldatıldık” derseniz

Kaç milyar dolar daha kaybolup giderse,

Kaç skandal daha yaşanırsa?

Mesela, ne zaman utanır da istifa edersiniz?

Ne olursa mesela?

Ne olursa, makamlarınızı mülk bellemekten vazgeçer,

Yapamadık, beceremedik dersiniz?

Ya da ne olursa,

İyisini, doğrusunu yapacakların önüne set çekmez,

Ve Cumhuriyeti artık rahat bırakırsınız?

Peki bayrak, vatan, Türklük!

Tüm bunlardan münezzeh midir?

Bir devletin büyüklüğü,

Gerçekten ne ile ölçülür?

Bir milletin şanı şerefi,

Dünü kadar, bugünü değil midir?

Bir insanın gururu,

Atalarının tarihinde olduğu kadar,

Bugün yaşadığı hayatta değil midir?

Bir ülke pasaportu, bir para birimi,

O ülkenin bayrağıyla eş değer değil midir?

Hükümet ve yerel yönetim

Aralarında sanki masa tenisi maçı yaparken,

Sorumluluklarını birbirine atıp dururken,

Daha birkaç gün önce,

İzmir’deki selde boğulup ölen 5 vatandaşımızın hayatı,

Devlet içim bir haysiyet meselesi değil midir?

Otelin yangın tertibatı olmadığı için ölenlerin,

Kolonları kesik binalarla öldürülenlerin,

Ruhsatsız madenlerde kaybolanların hayatı,

Bu ülke için bir şeref meselesi değil midir?

Peki ahlak?

İmanı, biatten;

İhsanı, kibirden;

Sevgiyi, zorbalıktan ayıran;

Tüm sınırların yok edildiği bir yerde,

Ahlakı nerede arayalım?

Etekte, gömlekte mi?

Bilgisayar oyunlarında mı?

Şarkıda, şiirde, tiyatroda mı?

Peki adalet?

Masumun mahkemeden korktuğu,

Ama suçlunun hapse dalga geçerek girdiği,

Çoğunun da elini kolunu sallaya sallaya çıktığı yerde,

Adalet nerededir?

Biz onu artık nerede arayalım?

Kendi maaşını düşük bulan vekilin,

Emeklilere verdikleri zamdan duydukları gururda mı?

Sınavda derece yapıp, mülakatta elenen öğretmenlerin bedduasında mı?

Yoksa sabahın 5’inde, kameralar önünde,

Ters kelepçeyle göz altına alınan,

Üniversiteli gencin, gazetecinin, siyasetçinin çiğnenen onurunda mı?

Nerede arayalım?

Bir tarafta,

Yıllardır denetlenmiş,

Kaçma şüphesi olmayan insanlar

Aylarca tutuklu yargılanıyor.

Diğer tarafta,

Yüzlerce yıl ceza istenenler

Serbestçe hatta devlet korumasıyla dolaşıyor.

Bu adalet değildir.

Bu, adalet kılığına sokulmuş zulümdür.

Üstelik bu zulüm,

Yalnızca kişilere yönelmiyor.

Ailelere uzanıyor,

Yakınlara dokunuyor,

Mahremiyet çiğniyor.

Ekrem İmamoğlu’na değil, ailesine yapılanlara bir bakın.

Bu Allah’tan reva mıdır?

Siyaset,

Hesaplaşmayı aileler üzerinden yürüttüğü anda

Meşruiyetini kaybeder.

Devlet,

Hukukun dışına çıktığı anda

Güçlü değil, korkak olur.

Suç varsa soruşturulur.

Ceza varsa verilir.

Ama hukukla, adaletle verilir!

İntikamla, gözdağıyla, ibretlik linçlerle değil.

Vicdanla ve yasayla verilir.

Bu ülkenin ihtiyacı,

Daha fazla korku değil;

Biraz olsun adalettir!

Çoğu, 3 yasayla çözülecek meseledir.

Ama bunların yakıtları adaletsizlik olduğundan,

24 değil, 34 yıl daha iktidarda kalsalar çözmezler.

Bu ülkede hukukun, adaletin, huzurun, mutluluğun hakim kılınmasının tek yolu vardır

O da bu düzenden ve iktidardan kurtulmaktan geçer!

Gece yarısı kabinede iki değişiklik yapıldı.

Önemli iki bakan görevlerinden alınarak yerlerine yenileri getirildi.

Tek bir imza ile tek bir kararla.

Tek adam rejimlerinde biri gider, diğeri gelir.

İsimlerin, şahısların hiçbir önemi yoktur;

Kabinenin başı haricinde hiçbir değişiklik bağlayıcı değildir.

Bütün bakanlıklar artık "siyasi unsur" haline gelerek,

Cumhurbaşkanı’nın talimatlarını yerine getiren,

Temsil makamlarından öte bir anlam ifade etmemektedir.

Bu açıdan yeni kabine değişikliği,

Ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'ndeki illüzyondan başka bir şey değildir.

Ancak ana muhalefet partisine yönelik en büyük hukuki süreçleri yöneten bir ismin

Adalet Bakanı olarak görevlendirilmesi, bu davaların siyasi yönünü de resmileşmiştir.

İktidar, muhalefete yönelik sistematik baskısını resmi hale getirmekten

Ve bunu aleni olarak sergilemekten çekinmemektedir.

Davayı açan kişi,

Dava süreci başlamadan, davayı yürütecek hakimlerin başına geçiyor.

Aynı zamanda bu kişi,

Olası karar süreçlerine dair bütün itiraz makamlarının da odağında yer alıyor.

Yani size dava açan,

Sizinle ilgili kararı verecek makamın üstünde,

Ve karara itiraz edebileceğiniz makamların merkezinde konumlanmış durumda.

Böyle bir ortamda,

Hiçbir süreçten Türkiye'ye demokrasi ve huzur ortamının çıkmayacağı da

Anlaşılmış olmalıdır.

Değerli dava arkadaşlarım;

Biliyorsunuz,

Veri açıklamakta meşhurlar.

Tarih gibi rakamları da tahrif etmekte mahirler.

Nüfus verileri açıklıyorlar!

Facia öylesine büyük,

Öylesine acı verici ki,

Bunu tamir etmek de o kadar zor ki!

Ne desem az gelir!

Halen kimlerin kaçak yolla geldiğini,

Kaç kişi olduklarını,

Hatta nerede olduklarını dahi

Doğru dürüst bilmiyoruz.

Emin olun, bunlar da artık bilmiyorlar.

Yeni Türkiye!

Yaşlanan ve azalan Türkiye!

25 senede nüfus artışı,

Yok olma noktasına gelmiş!

Bunun için bile Türk milletini azarlıyorlar!

Diyorlar ki,

“Ey vatandaş, çocuk yap!”

3 yap, 5 yap!

Nasıl mesela? Nasıl?

Asgari ücretin,

Kirasını ödemeye yetmediği o 1+1 evlerde mi?

Yoksa her an deprem korkusuyla yaşanan o metruk binalarda mı?

Terk edilmiş ya da betona teslim edilmiş,

Adeta yok olmuş köylerde mi?

Çeyrek asırda,

Dönüm noktası olabilecek onlarca fırsatı heba ettiler.

Tarımda, sanayide, turizmde;

Onlarca sektörde, bambaşka bir Türkiye çıkabilirdi.

Sanayi devi çıkmasa, doğa-turizm cenneti;

Yazılım olmasa, biyoteknoloji merkezi çıkardı.

Ama hepsini, bir şekilde harcayıp;

Yüzde 1’i İsviçre; yüzde 9’u Dubai gibi yaşayan

Yüzde 90’ı ise Afrika ve Hindistan’la yarışan bir ülke yarattılar.

Şimdi “kentsel dönüşümün” de sonu aynıdır.

Oysa bambaşka bir Türkiye mümkündür.

Anadolu’ya yeniden yerleşmek için,

Birbirinin tekrarı, zevksiz ve mutsuz binalar yerine,

Mamur, yeşil şehirler için fırsattır.

Ama yine harcıyorlar.

Söyleyin hangi geleneğimizdir bu ortaya çıkan garabet?

Hangi mimarimiz, hangi ustalığımızdır?

Hangi sanatımızdır, hangi kültürümüzdür?

Diyorlar ki,

“Ey vatandaş, çocuk yap!”

Tarımı, bile-isteye sıfır noktasına getirdiler.

O çocuklar,

Nereden geldiği, nasıl yetiştirildiği belli olmayan

Zehir dolu sebze meyveyi mi yiyecek?

Açlık sınırının altındaki maaşlarla mı

O çocukların karnı doyacaktır?

Dünya doyarken, Türkiye neden açtır?

Dünya fiyat istikrarına doğru yol alırken,

Türkiye neden her ay yeni bir enflasyon rekoru kırmaktadır?

Sebebi, kader değildir.

Coğrafya değildir.

Sebebi, dış güçler de değildir.

Bu fark, iklimden değil;

Savaştan değil;

Kaderden değildir.

Mazotu pahalı,

Gübresi pahalı,

İlacı dövizle alan bir üreticiye,

“Üret” diyemezsin!

Yasal ve anayasal hak olan destekleri vermeyip,

Sonra da “Çiftçi neden ekmiyor?” diye soramazsın!

Ramazan ayında ihracatı yasaklayıp,

Et fiyatını ucuzlattık diye başarı öyküsü yazamazsınız!

Sorunları, “yeniden ve yeniden” üreten bir sorumsuzluğu,

Sözüm ona bağdaş kurup oturduğunuz

Taşımalı iftar sofralarında aklayamazsınız!

Ey vatandaş, çocuk yap!

Peki o çocuklar nerede okuyacak?

Tuvaletine sabun dahi koyamadığınız o okullarda mı?

Okuduğunda ne yapacak mesela?

Kurye olup, ölecek mi?

Kasiyer olup, sürünecek mi?

Yoksa 6 milyona katılıp ev genci mi olacak?

Ona çizdiğiniz yol nedir?

Geleceğine kurduğunuz köprü nerededir?

Söyleyeyim, o yollar, köprüler,

Ya özelleştirilmiştir ya da satılmak için sıradadır!

Bugün her şey bitmiş,

Sıra devletin yaptığı yollara ve köprülere gelmiştir.

Her yıl 100 milyardan fazla para,

Geçilmeyen yollara gitmekteyken,

Misliyle, hastanelerin kirasına verilmekteyken,

Onlarca projeden milyarlarca lira yok olmaktayken,

1 aylık faize karşılık gelmeyen bir bedelle,

Köprüleri ve otoyolları satmaya kalkıyorlar!

Peki bu vatanın birikimiyle,

Çalışanın kazancından, ödediği vergiden,

Yediğinden, içtiğinden, kesilerek yapılmış,

Boğaz köprülerini, otoyolları bugün özelleştirmek,

Bir vatan meselesi, namus meselesi değil midir?

Cumhuriyet’in asırlık birikimlerini yok ettiniz.

Telekom’u, tank paleti, Seka’yı… Satmadığınız değerimiz kalmadı.

Limanlarımız, tersanelerimiz elimizden gitti. Bunlar saymakla bitmez.

Özelleştirdiğiniz hizmetlerin bir başka yüzünü daha söyleyeyim size, elektrik!

Üretimi ayrı, dağıtımı ayrı.

Şehirlisi ayrı, köylüsü ayrı kan ağlıyor.

Muhatap yok, sorumlu yok…

Daha kaç gün oldu,

Araç muayene istasyonunda

Linç edildi bir polisimiz.

O deli dumrul istasyonları belki öyle aklınıza gelir.

Rant için kurduğunuz müesseseler artık insanlarımızın hayatına sebep oluyor.

Kendinize gelin!

Bu memlekette özelleştirme diye,

Kamunun tekelini, yandaş tekeline çevirmek

Hesap sormamak,

Milleti kazıklamak, buna göz yummak,

O maddi kaynağı, emekliden, çalışandan esirgeyip,

Rant olarak dağıtmak,

Vatana ihanet değil midir?

Denetimsizlik cinayete azmettirmek değil midir?

Şimdi söyleyin,

Nedir milliyetçilik?

Bunlara gözlerini kapatmak mı?

Nedir ülkü?

Türk’ü perişan edenlere ram olmak mı?

Nedir kardeşlik?

Kardeş kanı dökenlerle ortak olmak mı?

Nedir barış?

İlkesizliğin yeni adı mı?

Nedir huzur?

Milletin feryadını duymamak mı?

Çok yanlış gelmişsiniz beyler, çok yanlış!

Siz bu yanlıştan artık dönemezsiniz ama,

Ben de bu memleketi size yedirmem!

Terörsüz Türkiye!

Umut Hakkı!

Türkiye Yüzyılı!

“Kilim” gibi dokunmuş şaheserleriniz!

Sarayınızın, konağınızın duvarına asın bu tabloyu!

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,

Toprak eğer, uğrunda ölen varsa vatandır!”

Peki üzerinde yaşayanlar,

O sancağı tutanlar ne olacak,

Türk milletine ne olacaktır?

Bugün Türk milletini davet ettiğiniz yer neresidir?

Bu davetin icabı halinde,

Türk milletini bekleyen şey nedir?

Orada refah var mıdır mesela?

Hangi fabrikalar işleyecek,

Hangi çarklar dönecektir?

Hangi tarlalardan bereket hasat edilecektir,

Bunu hangi köylü yapacaktır?

Daha iyi okullar kurulmuş mudur?

Daha hızlı internet var mıdır?

Neresidir o Türkiye?

Ticaret,

Yasaklardan, kısıtlardan, kara paradan arındırılmış mıdır?

Sokakların güvenliği için bir projeniz var mıdır?

Gençlerimiz kumarın, uyuşturucunun, fuhuşun,

Çetelerin pençesinden kurtarılmış mıdır?

Söyleyin neresidir orası?

Tek bir sözünüz, tek bir kelamınız var mıdır insana dair?

Yaşı 7, 17, 77 fark etmez,

Ona orada onurlu bir yaşam var mıdır?

Ev bulmak, yurt bulmak dert olmaktan çıkmış mıdır?

Kanal İstanbul yerine, İkmal İstanbul denmiş midir?

Dünya lidercileri, ülkü devleri, komisyoncular!

Hepinize sesleniyorum:

Tarih emanet verir, senet yazmaz!

Siz o emanete ihanet ettiniz!

Vatanı da milleti de makamlarınıza rehin ettiniz!

Koca bir milleti,

Makam fantezileriniz altında ezdiniz,

Türk insanı içinse tek bir hayal dahi kurmadınız.

Siz bu ülkenin

Niçin bir Cumhuriyet olduğunu,

Bir türlü anlamadınız!

Siz onu kuranları,

Sizin gibi plazalarda, yazıhanelerde pinekleyen,

Hisse alıp, altın satan;

Hikaye anlatıp; dedikodu yapan,

Kendiniz gibi divaneler zannettiniz!

Türkiye’yi ise, size dar geliyor zannettiniz!

Oysa ona küçük gelen sizlersiniz!

Türkiye niçin bir ulus devlettir?

Egemenlik niçin milletindir?

Oy ve sandık niçin namustur?

Siz niçin maraba değilsiniz?

Nasıl o koltuklarda oturabildiniz?

Kimin sayesinde oturuyorsunuz?

Bir türlü anlamak istemediniz!

Ne Mustafa Kemal’i anladınız ne de O’nun kurduğu Cumhuriyet’e ikrar edebildiniz.

Toz toprak içindeki karargahlardan,

Anadolu’nun çıplak, sıtmalı,

Trahomlu bedenine dokunan bu battaniyenin kıymetini

Bir türlü bilemediniz.

Mustafa Kemal’in omuzundaki battaniyeyi bir kere bile hatırlamadınız!

Başının üstüne çatı kalmamış bu millet için,

Bin bir gayretle çatılan bu çatıyı hiçbir zaman sevmediniz!

Türkiye,

Namusuyla kazandığı ekmeği,

Namusuyla bölüşenlerin Cumhuriyetidir!

Beğenmediniz!

Siz o ekmeği ne büyüttünüz;

Ne de adaletle bölüştünüz!

Siz o ekmeği bize çok görenlerin neslindensiniz!

O nimete,

Kinden, kibirden ve nankörlükten başka

Hiçbir gözle bakmadınız!

Bugünse kalkmış,

Tüm aymazlığınız, düzenbazlığınızla,

İkiyüzlülüğünüz ve melanetinizle diyorsunuz ki,

Türklüğü terhis edin!

Evet, siz bize bunu diyorsunuz!

Feriştahı bunu yaptıramadı.

Feriştahı bunu yaptıramaz.

Bu millet, bir avuç da kalsa,

Size bunu yaptırmaz!

Şimdi çıkmış,

Bize milliyetçilik dersi vermeye kalkışıyorlar.

Bize ait anılardan kurulmuş cümlelerle nutuk irat ediyorlar.

O hatıralar bizim beyler bizim.

Ben sizin söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakıyorum.

Yaptığınız çağrılarla Türk milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tartışılmazlarını, tartışma masasına yatırıp, tartışılır hale getirdiniz.

İmralı canisinden, ulakları vasıtasıyla gelen mesajın her cümlesinin altına imzanızı attınız.

Meclisi bir hainin ayağına yönlendirerek, devletle terör örgütünü eşitlediniz.

Binlerce evladımızın katili alçağa, umut hakkı adı altında,

Özgürlük vaat etmeye devam ediyorsunuz.

Neyin milliyetçiliğini anlatıyorsunuz?

Anlatıyorsunuz da anlatırken utanmıyor musunuz?

Benim milliyetçilik dersine ihtiyacım yok.

Ben milliyetçiliğimin zekatını versem, sana 40 ramazan yeter.

Hem ortağınıza bir sorun bakalım:

Ayağının altına aldığını söylediği milliyetçilik üzerinden

Ayağını kaldırmış mı?

Üzülerek, utanarak söylüyorum:

Sadece kendisini değil, milliyetçileri de bu icraatları ile güvenilmez yapmıştır bu beyefendi.

Türk Milliyetçiliği üzerine kara bir gölge gibi düşmüştür.

Belli ki, merkez siyaset söylemimizden de ziyadesiyle rahatsızlık duyuyor.

Evet, çıktığımız yoldan dönmeyeceğiz.

Sizin yok etmek için büyük bir çaba sarf ettiğiniz siyasetin merkezini

Allah’ın izni, teşkilatımız ve kadrolarımızla yeniden inşa edeceğiz.

Biz, ekmeği büyütmenin

O ekmeği pay etmenin derdindeyiz.

O ekmeğe el sürdürmeyeceğiz!

Bu ülkeyi size kurban etmeyeceğiz.

Bu bayrağı kirlettirmeyeceğiz!

Dava arkadaşı edebiyatının da sonu gelmiştir.

Sen benim dava arkadaşım değilsin. Sen Abdullah Öcalan’ın dava arkadaşısın.

Bunun hesabını da bize değil; milliyetçi, ülkücü camiaya vermek zorundasın.

Benim dava arkadaşlarım işte burada, senin dava arkadaşların da İmralı’da yatıyor.

Aziz milletim,

Anlattıklarım bir tesadüf eseri değildir.

Yaşadığımız acılar münferit değildir.

Karşı karşıya olduğumuz tablo ise kaderimiz değildir.

Bu yaşadıklarımız,

Siyasetin ahlaktan,

İktidarın sorumluluktan,

Makamın milletten kopmasının sonucudur.

Çünkü bu ülkede artık

Yapılan yanlışa değil;

Yanlışı kimin yaptığına bakılıyor.

Oyun kime emanet edildiğine değil,

Oyun kime verildiğine bakılıyor.

O emanet,

Başka kapılarda pazarlık konusu yapılıyor.

O oy,

Başka siyasi hesaplara ciro ediliyor.

Vatandaşın iradesi,

Kişisel hesapların altına eziliyor.

İstifa bir haktır.

Bizim partimizden de istifalar oldu.

Hiç birisiyle ilgili olumsuz bir beyanıma şahit olmamışsınızdır.

Bütün bunlar olduğunda kurduğum tek bir cümle var:

“Siyaset gidenlerle değil, kalanlarla yapılır”

Biz hedeflerimizi paylaşacak milyonlarca insan buluruz

Ama tüm bu olup bitenlere bakarak,

Türk siyasetinin kirlendiğine delalet eden beyanlardan

Azami ölçüde uzak durulması gerektiğine de vurgu yapmışımdır.

Siyaset müessesesi güvenirliliğini kaybetmiştir.

Demokrasinin fazileti, faziletli kişiler sayesinde değer kazanır.

Bunu yapmaya muvaffak olamazsanız kişilerle birlikte demokrasi de aşağıya gelir.

Bir istifayla birlikte,

Seçmenin temel tavrından istifa etmemek,

Dün kara dediğine, bugün ak dememek esastır.

Bizden gidenler de öyle yaptı.

Kim CHP’ye en ağır dille saldırdıysa, o CHP’ye;

Kim AKP’ye bir söylem saldırısı gerçekleştirdiyse, o da AKP’ye gitmiştir.

Sonra ‘Onlara benziyor musunuz?’ diye soruyorlar.

Gelin bakın bakalım onlara benzeyen bir tane adam burada var mı?

Burası siyasi namusuna sahip çıkanların yuvasıdır.

Cambazlık bir hak değildir.

Benim bu konudaki bakışım da

Çağrım da nettir:

Meşruluk sana bana göre değişen bir şey değildir.

Siyasetin aşağı çekilen seviyesine karşı

Daha aşağı çekerek mukabele etmek de bir cevap değildir.

Siyaseti kirletenlerden şikayetçiysek,

Gelin, şikayet edenler olarak İYİ Parti çatısı altında temizliğe başlayalım.

Ve buradan da bir anlayışa varalım.

Eğer niyetimiz açıksa,

Bunu yapacak gücümüz de var demektir.

Kıymetli yol arkadaşlarım,

Bu yozlaşmanın izleri her yerdedir.

Dış politika bunun en önemli parçasıdır.

Geçtiğimiz hafta,

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi arasında

Bir görüşme gerçekleşti.

Görüşmenin samimi olduğu anlaşılıyor.

Öyle ki Sayın Erdoğan,

Sayın Sisi’ye TOGG marka bir otomobil hediye etti.

Dün dediklerini bugün inkar ettiklerinde,

Gazeteciler ‘Dün bunu söylediniz bugün tam tersini ifade ediyorsunuz’ demediler.

Hep bana soruyorlar:

“Bahçeli’deki bu değişikliğin sebebi ne” diyorlar.

Bize soracağınıza onlara sorsanız ya.

Şimdi TOGG hediye etmiş.

SİZ O YERLİ VE MİLLİ OTOMOBİLİ,

DİLİNİZDEN DÜŞÜRMEDİĞİNİZ RABİANIN RUHUNA

HANÇER OLSUN DİYE Mİ ÜRETTİNİZ?

Şunu en başta açıkça ifade edeyim:

Ben artık bu görüşmeleri,

“Dün ne dediniz, bugün ne yapıyorsunuz”

Kolaycılığıyla eleştirmiyorum.

Çünkü bu ülkede artık herkes biliyor ki,

Sayın Erdoğan’ın dış politikası,

Süreklilikle değil,

Şahsi ihtiyaç ve hata paylarına göre şekillenmektedir.

Dün en ağır sözlerle hedef alınan aktörler,

Bugün hiçbir açıklama yapılmadan

“Stratejik ortak ve dost” ilan edilebilmektedir.

Eğer elinizde

Kontrol ettiğiniz güçlü bir medya varsa,

Meclis’i etkisizleştirmiş,

Yargıyı siyasete bağımlı hale getirmişseniz;

Dış politikada istediğiniz kadar tutarsız davranabilir,

Ve bunun bedelini ödemezsiniz.

Bu tabloyu tekrar tekrar anlatmanın

Artık kimseye yeni bir şey söylemediği kanaatindeyim.

Hatta şunu da açık yüreklilikle söyleyeyim:

Dış politikada,

İdeolojik öfke ve körlük yerine

Ülke menfaatini gözeten taktik hamleler

Bir noktaya kadar anlaşılabilir.

Devlet aklı,

Gerektiğinde soğukkanlı olabilmeyi gerektirir.

Ancak sorun burada değildir.

Sorun şudur:

Dış politika,

Sayın Erdoğan için,

Haylidir bir devlet meselesi olmaktan çıkmış;

İç siyasette istediği gibi kullanabildiği,

Bir propaganda aracına dönüşmüştür.

Bugün sertleşen dil,

Yarın hiçbir açıklama yapılmadan yumuşayabilmektedir.

Bu yüzden bizler,

Atılan adımların

Ülkenin menfaati için mi,

Yoksa iç siyasetteki dengeleri yönetmek için mi atıldığını

Artık ayırt edemez hale geldik.

Türkiye açısından asıl güvenlik sorunu budur.

İşte bu belirsizliktir.

Bu yüzden buradan,

Aziz milletime açık bir çağrı yapmak istiyorum:

Lütfen,

Sayın Erdoğan’ın sert dış politika söylemlerine bakarak,

Birbirinize düşmeyin.

Onlar barışıyorlar, bizim hasım olarak kalıyoruz

İkisi de bu konuda ziyadesiyle mahirdir.

Birbirinizin kalbini kırmayın.

Bir davaya,

Sırf kullanılan dil sert diye

Körü körüne bağlanmayın.

Çünkü bu ülkede,

“Darbeci” ve “İslam düşmanı” diye yaftalanan isimlerle

Sayın Erdoğan’ı

Bir gün aynı karede,

Yan yana görmek bir istisna değildir.

Bunu söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur.

Çünkü daha önce yaşadık,

Defalarca yaşadık.

Az önce bahse konu şahısla ilgili de söyledik ya…

Abdullah Öcalan’la bunun ne ilişkisi var?

“Müsavat Dervişoğlu hain, Abdullah Öcalan kurucu önder”

Ya böyle bir şey olabilir mi?

Bu arada MHP’nin kuruluş yıldönümünü de tebrik ediyorum.

Alparslan Türkeş’in kutlu mirasının bugünlere gelişine sevindiğimi ifade ediyor,

Layık ellerde yönetilme arzusunu da bir kere daha söylüyorum.

Aziz milletim,

Uluslararası basında yer alan haberlere göre,

ABD Başkanı Trump,

Gazze’de yaşanan katliamlar nedeniyle

Uluslararası kamuoyunda ağır şekilde eleştirilen

İsrail Başbakanı Netanyahu’yu

“Gazze Barış Kurulu”na davet etmiştir.

Bu kurulun

19 Şubat’ta toplanması beklenmektedir.

Ve aynı gün,

Netanyahu’nun Washington’da

Trump ile görüşmesi planlanmaktadır.

Türkiye, bu kurulun üyesidir.

Ve ülkemizi,

Dışişleri Bakanımız temsil etmektedir.

Bu noktada

İktidara açık ve net sorular soruyorum:

Netanyahu bu toplantıya katılırsa,

Türkiye ile İsrail aynı platformda birlikte çalışmış olmayacak mıdır?

Bir yandan

İsrail’e karşı

Siyasi ve ekonomik blokaj uyguladığını söyleyen iktidar,

Öte yandan

Netanyahu ile aynı masada mı oturacaktır?

Eğer oturulacaksa,

İsrail’e yönelik ticari ambargo

Yakın zamanda sona erecek midir?

Bu konuda bir vaatte bulunulmuş mudur?

Türkiye–İsrail ilişkilerinin geleceğine dair

Kamuoyuyla paylaşılmış

Açık ve tutarlı bir yol haritanız var mıdır?

Yoksa yine;

Dışarıda başka,

İçeride başka konuşulan

Bir sürecin içine mi giriyoruz?

Yoksa içeride olduğu gibi,

Dışarıda da mı

Teröristlerle aynı masaya oturacaksınız?

Burada oturdunuz bir şey olmadı,

Artık gidip bu zaman kadar terörist diye ilan ettiğiniz,

Netanyahu ile aynı masaya oturup,

Ona da bir umut hakkı tanıyacak mısınız?

Aziz Türk milleti!

Kıymetli dava arkadaşlarım!

Türk milleti,

Önüne dikilen tüm sedleri yıkmış bir millettir.

İYİ Parti, putları yıkmış bir partidir!

Bu sebeple İYİ Parti,

Türkiye’yi parçalama planlarını bozacak;

Cumhuriyetin yurttaşlık ahdini kurumsallaştıracak;

Bireyi hür, aileyi güçlü, devleti mamur kılacak;

Bayrağının şerefini, milletinin mutluluğuyla bir tutacak,

200 yıllık bir idealin, 100 yılı aşan bir tecrübenin neferidir.

Bu sebeple,

Bu fikre, bu bilince, bu vazifeye halel getirmemenin,

Sorumluluğunu taşımak mecburiyetindeyiz.

Bu sorumluluğun gereklerini uygulamak da

Önce partimizden başlar.

Mihalgazi Belediye Başkanı,

Sayın Zeynep Güneş’e atfedilen lafları da

Bir parti üyesi yaptı diye, sineye çekecek değildik.

Aynı kişi benzer provakatif eylemleri

27. Dönem Erzurum Milletvekilimiz Naci Cinisli’yle alakalı olarak da yapmış

Ve kumpas kurmaya kalkmış.

Böyle insanların İYİ Parti içinde yeri yoktur.

Gereğini her zaman yaparız,

Bundan sonra da aynı şekilde muamele ederiz.

Bunun üzerinde tepinmek isteyenlerse, buyursun tepinsinler.

Bir insan, bir kadın, bir çocuk incindiyse,

Onu yapan 77 köyün yabancısı da olsa, sorumluluk üstleniriz.

O densiz partimizden ihraç edilmiş ve defolup gitmiştir.

Bizi kendinizle kıyaslamayın.

Çok şükür ne düştük ne öldük!

Evladını kaybetmiş anaları meydanlarda yuhalatmadık.

Genç kızların kıyafetine karışıp, namusuna dil uzatmadık,

Kimseye sürtük demedik

Mitinglerde “Kur’an-ı Kerim” sallamadık,

Şehit tabutunu kürsü diye kullanmadık,

Bayrağı indirtmedik, şehidi gücendirmedik,

Şehit anasının da bedduasını almadık!

Bir kadına yapılan hakaretin cezasını, onu kapı dışarı ederek gösterdik.

Şimdi onlardan bekliyorum:

Mustafa Kemal Atatürk’ün mübarek annesine hakaret edenlere ne yapacaklar göreceğiz!

Kardeşlerim;

İçimizde ve dışımızda yaşanan her olayda,

Tekraren görüyoruz ki,

Önümüzdeki patika,

Sadece bir partinin,

Parti olarak başarılı olmasını,

Vekil sayısını artırmasını değil;

İktidar olmanın da ötesinde bir yolu göstermektedir.

Türk milletinin tarihin bu evresinde

Yüzleşmek zorunda kaldığı bir yol ayrımı söz konusudur.

Kararı ya bizi buna zorlayanlar verecek,

Ya da bu zora direnenler verecektir.

Türkiye’yi,

Dünyaya ve değişimlere kapatmayı;

Dahası, Türk milletini kendi içine kapatmayı,

Kardeşi, kardeşten şüphe eder hale getirmeyi arzu edenler ortadadır.

Düzeni, kanunsuzlukla;

Milli egemenliği, bir takım zümre ve yapılarla,

Bereketi ise kıtlıkla ikame etmek isteyenlerin,

İkbalini, Türk’ün istiklal ve hürriyetten uzaklaşmasına bağlayanlar ortadadır.

Türkiye’yi,

Dünyanın gidişatına karşı korumak için değil,

O gidişattan faydalanmak üzere,

Ebedi bir zorbalığa mahkum etmek isteyenler ortadadır.

Bu sebeple mağlup edilmesi gereken,

Kişilerden önce, bu anlayıştır.

Asıl birleştirilmesi gereken,

Bölünmek istenen zihinlerdir.

Yapılması gereken

Bir hakkın, bir hakka tercih edilmesi değildir.

Refah yoksa, özgürlük olmaz

Özgürlük yoksa, bağımsızlık kalmaz.

Yapılması gereken tek ayrım.

İyilik ve kötülük arasındadır.

Hasret kaldığımız ahlakın da,

Susadığımız adaletin de temel kaynağı burasıdır.

Millet olmanın şanı,

Millete dair ortak sorumlulukları taşımaktır.

Yapmamız gereken tercih budur.

Nasıl bir devlet lazım?

Biliyoruz!

Nasıl bir vatan hayal ediyoruz?

Biliyoruz!

Emeklinin hak ettiğini,

Gencin istediğini,

Çalışanın derdini

Üretenin değerini

Biliyoruz!

Çünkü biz, bizi biliyoruz.

Türkiye’nin içinde bulunduğu tüm olumsuzlukları bir bir aşacak ve

Sergileyeceğimiz yüksek performansla partimizi Anadolu’nun en kuytu köşelerine taşıyıp,

Fikirlerimizi aziz milletimizle paylaşacağız.

Bundan sonra oturmak yok.

Bundan sonra yolunuz; bu ülkenin köyleri, beldeleri ve mahalleridir.

Çünkü biz,

Yaptıklarından ve yapmadıklarından

Onları, çok iyi biliyoruz!

Bu sebeple,

Yükseltilmesi gereken,

Türk milleti olarak

Kendimize olan inancımızdır!

Bizim, bize olan inancımızdır!

Varsın onlar bir teröriste umut bağlasınlar,

Biz, Türk milletinin umudunun peşindeyiz.

Varsın onlar bir bebek katilinde umut arasınlar,

Biz gençlerimizin, kadınlarımızın, evlatlarımızın

“Ortak umudunu” büyütmenin derdindeyiz.

Varsın onlar, bir caninin umudu olsunlar!

Biz, emekçinin, çiftçinin, esnafın,

86 milyon vatandaşımızın umuduyuz!

Bunları bir daha yaşamamak için,

“Artık” bir daha “Asla” yaşamamak için,

Bunlara bir an önce son vermekle mükellefiz.

Daha iyi bir hayatı hak edenlerin

Vakti geldi!

Siyaseti,

Binalardan çıkarmak vakti geldi!

Devleti, millete geri vermenin vakti geldi!

Kardeşliği sözle değil, işle kurmanın vakti geldi!

Karamsarlığı söküp atmanın vakti geldi!

Umudunu bu vatana bağlamış,

Umudunu bu al bayrağa bağlamış,

Umudunu Cumhuriyete bağlamış,

Büyük Türk milletiyle yola düşmenin,

Vakti geldi!

Ez cümle,

İyiliğin vakti geldi!

Mutluluğun vakti geldi!

Müreffeh bir Cumhuriyetin vakti geldi!

Vakit artık bizim vaktimizdir.

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.