
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Terörsüz Türkiye adıyla yürütülen süreç kapsamında kurulan komisyona katılan partilerin hazırladıkları raporlara tepki gösterdi. MHP için "Belli ki kafaları hayli karışık" diyen Dervişoğlu, "MHP Genel Başkanı, İmralı ulakları ne söylüyorsa altına imza atarken; ortaya çıkan raporda ise İYİ Parti’nin, Müsavat Dervişoğlu’nun sözlerinin altına imza atıyor (!) Haklı çıktığım için mutlu olacak değilim. Madem sonunda dediğime gelecektiniz, böyle bir rapor ortaya çıkaracaktınız; bunca gürültüye, sürece önderlik etmeye kalkışmanın ne anlamı vardı?" dedi. Recep Tayyip Erdoğan'ın süreçte bazen AK Parti Genel Başkanı bazen de Cumhurbaşkanı olarak hareket ettiğini savunan Dervişoğlu, "Madem ki sürecin arkasında olduğunu söylüyor, madem ki bu bir devlet ve yüzyılın projesi diye iddia ediyor. O halde yetkisi vardır. TBMM’yi ve Türk milletini hiç uğraştırmasın. Atsın imzayı, salabiliyorsa salsın Öcalan'ı. Halep ordaysa, arşın burada. Uzun Çarşı boydan boya! Gelin bakalım bekliyorum. " diye ekledi. TBMM grup toplantısında konuşan Dervişoğlu'nun gündeminde asgari ücret tartışmaları da vardı.
Küçük olanı, iktidar kırıntılarının peşinde.
Diğer komisyoncu ise “şantajla” oturtulduğu masada,
Bir umut diye, tespih çekip duruyor.
Şimdi bunların raporlarına bir bakalım.
AK Parti’nin raporu,
Müflis tüccarın karıştırdığı, “eski defterlerden” ibaret.
İçinde, 25 senelik, tükenmiş iktidarın hezeyanları var.
Sayfalar dolusu, “biz ne kadar demokratız” lafları var.
İlan edip, uymadıkları,
Söz verip uygulamadıkları yasa ve sözleşmelere atıflar var.
Ama Türkiye’yi,
“Niçin bir kayyum rejimine mahkum ettiklerinin” cevabı yok!
Demokrasiyi, niye her seferinde ithal ettiklerinin,
“İnsan haklarını ise”,
Niçin, yalnızca, “Terörist inlerinde” aradıklarının gerekçesi de,
Elbette o satırlarda yazmıyor.
Eeeee müflis tüccar, niye iflas ettiğini yazar mı? Yazmaz, yazamaz!..
Yazarsa, insan içine çıkamaz!
“Mangalda silah yakma” şovunda,
“Terörü bitirdik” diye, “mangalda kül bırakmıyorlar”.
Ama her açıklamalarında, “Meçhul bir yol haritasından” bahsediyorlar.
Pazarlık yok diyorlar ama,
Aşama dedikleri her şey, pazarlığın ta kendisi!
Bölge diyorlar, ortada “Türkiye” yok.
Millet diyorlar, başında “Türk” yok.
Devlet diyorlar, içinde “Cumhuriyet”ten bahseden yok.
Yatıp kalkıp, entegrasyon diyorlar…
Türkiye’de, 40 yıllık teröristler,
Suriye’de ise on binlercesi…
Biri, Suriye ordusuna entegre olurken, PKK’yı da Türk ordusuna mı entegre edeceksiniz?
Teröristi ya enterne edersiniz,
Ya da cezaevine entegre edersiniz.
Bunun başka yolu yoktur.
Soruyorum:
Eğer YPG/SDG otonom yapısını koruyarak,
Suriye’nin kuzeyinde fiilî bir “yarı devlet” gibi kalacaksa,
Bu iktidarın tavrı ne olacaktır?
Partisinin bir yarısı, bunu alkışlarken;
Bir diğer yarısı da tehdit olarak görürken,
İktidarın kararı ne olacaktır?
Terörle mücadele sürecek midir?
Yoksa bu meşrulaştırma, sineye mi çekilecektir?
Raporda, bir de “geçici kanun” meselesi vardır.
Bu, hukukun dili değildir.
Bu, “kişiye ve örgüte özgü” hukuk demektir.
Hangi teröristin affedileceğine,
Hangi terörün görmezden gelineceğine,
Siyasetin karar verdiği yerde,
Hukuk devleti olmaz. Cumhuriyet olmaz.
Adalet ve güvenlik hiç olmaz.
Bu, tek adamın sorumluluğunu Meclis’e yıkıp,
“af yetkisinden kaçmasıdır”.
Bu suça, bu vebale,
Türk milletinin ve onun temsil edildiği TBMM’nin alet edilmesidir.
Bu komisyoncuları aylar önce uyardık.
“Erdoğan elini yıkayıp çıkar, ortada kalırsınız” dedik.
İşte rapor, işte ispat:
Öcalan’a indirgenmiş demokrasi,
Erdoğan’a indirgenmiş siyaset arayışından,
Çıksa çıksa, “Türk milletine felaket çıkar” dedik.
Erdoğan bu süreçte,
Bazen AK Parti Genel Başkanı,
Bazen Cumhurbaşkanı olarak hareket etti.
Madem ki sürecin arkasında olduğunu söylüyor,
Madem ki bu bir devlet ve yüzyılın projesi diye iddia ediyor.
O halde, yetkisi vardır.
TBMM’yi ve Türk milletini hiç uğraştırmasın.
“Atsın imzayı, salabiliyorsa salsın Abdullah Öcalan’ı”
Halep ordaysa, arşın burada;
Uzun Çarşı, boydan boya!
Gelin bakalım bekliyorum.
DEM Parti ise yine şaşırtmadı.
Ne istediklerini saklamıyorlar,
Artık saklama gereği de hissetmiyorlar.
Ne düşünüyor ne istiyorlarsa raporlarına yansıtmışlar.
Talep ve tespitleri, terör örgütüyle aynıdır.
Zaten sözler;
Sürecin gerçek sahibi, “İmralı canisinin” sözleridir:
“Anayasal tanınma
Anadilde eğitim,
Yerel özerklik”
Peki bunlar nasıl olacakmış biliyor musunuz?
Satır satır yazıyorlar:
“Lozan’ı yırtıp atılacak,
Ulus devlet tasfiye edilecek,
Türk milleti tanımından vazgeçilecek.
Bir de eşkıyalar için anıt dikilecek!”
Buyursun gelsinler! Uzun Çarşı boydan boya!
Kısaca, Lübnan ve Irak modeli istiyorlar.
İkili hukuk, ikili egemenlik, parçalı bir devlet yapısı.
Madem hanedan kuruluyor,
O halde, vasimiz başımızda olsun, diyorlar.
“Ne kopartırsak kârdır” gözüyle bakıyorlar.
Cumhuriyet, “yanlış kuruldu” diyorlar.
Cumhuriyet’e açtıkları savaşın adını da barış koyuyorlar.
Mış gibi yapmanın vakti doldu, Biz buyuz diyorlar.
Siz Öcalan’ı çıkartın,
Biz ne lazımsa verelim diyorlar.
Bir de yarım asırlık düşmanlıklarını ve katliamları sihirli barış söylemleriyle saklamaya çalışıyorlar.
Sanki terörü onlar çıkarmamış, onlar kutsamamış gibi davranıyorlar.
Ey Türkiye’yi yönettiğini zannedenler!
Yazıklar olsun size!
Bu tablo sizin eseriniz, sizin!
Terör örgütünün 40 senede yapamadığını,
Siz, açılımınızla, komisyonunuzla bir senede becerdiniz.
İstihbarat teşkilatlarının, emperyalizmin ve onların lobilerin,
Yüz senedir yapamadığını, bir senede yaptınız.
Siz, Türkiye’nin varlığını ve değerlerini tartışılabilir kıldınız.
Yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!
MHP’nin raporuna gelirsek,
Belli ki, kafaları hayli karışık!
MHP Genel Başkanı,
“İmralı ulakları ne söylüyorsa, altına imza” atarken,
Ortaya çıkan raporda ise,
“İYİ Parti’nin, Müsavat Dervişoğlu’nun sözlerinin altına imza atıyor”
Ben, haklı çıktığım için, mutlu olacak değilim.
Memleket keşke bu hale gelmeseydi.
Peki siz, madem sonunda benim dediğime gelecektiniz;
Böyle bir rapor ortaya çıkaracaktınız,
Bunca gürültüye, sürece önderlik etmeye kalkışmanın ne anlamı vardı?
Buna neden ihtiyaç duydunuz?
Türkiye bu sorunun cevabını Allah’ın izniyle seçim sandığında verecektir.
Hazır başlamışken, maalesef,
CHP ve Yeni Yol’un raporlarını da okuduk.
“Demokrasinin teorik ve pratik” sorunlarını,
“Demokrasiyi bizzat tarumar edenlere”
Yazılı olarak hatırlatmışlar.
Asıl meseleyi, “mesele etmedikleri için”,
Ortada kuyu var diye, yandan geçmişler.
Şimdi komisyona katılan siyasi partilerin raporların ve yaptıkları dinlemelerin ışığında
Yetkisiz komisyonun raporunu yazacaklar.
Bakacağız ve göreceğiz.
Bu Meclis’ten milletin beklentilerinin hilafına adımlar atılmasına,
Allah’ın ve milletin huzurunda söz veriyorum ki izin vermeyeceğiz.
Aziz Milletim!
Bugün 24 Aralık.
47 sene önce, Maraş’ta, tarihimizin en acı olaylarından biri yaşandı.
Hayatını kaybedenleri, bir kere daha rahmetle anıyorum.
Tarihimizde, bu gibi karanlık ellerle organize edilen hadiselere bakarken,
Bugün yaşananları nasıl değerlendirmemiz gerektiğine dair
Alacağımız derslere odaklanmalıyız.
Hukukun, adaletin, ahlakın, aklın ve hürriyetlerin yokluğunda,
Kurumuş bir ormana çevrilmiş bir ülkede,
Kıvılcım çakmaya çalışan odaklar da çoğalacaktır.
Milletler, içinden çıkması zor gibi görünen krizlere sürüklenebilir.
O krizlerin sebebi de
Sosyal, etnik ya da dini faktörler gibi görünebilir.
Ancak emin olun ki;
Çoğu zaman, birikmiş, öfkenin, adaletsizliğin, eşitsizliğin,
Yoksunluğun, ötekileştirmelerin bahanesidirler.
Yüzeydeki sebeplere bağlı saflaşmalar derinleşirken,
“Derindeki” asıl sebepler ve sorumlular saklanırlar.
Böylece toplum, provokasyona müsait hale gelir.
Provokatörlerse bu temiz duyguların maskesini takarlar.
İşte böyle zamanlarda unutulmamalıdır ki;
Provokasyondan “birlik ve beraberlik” doğmaz.
Hukukun zayıflatıldığı,
İktidarın asıl sorumluluklarından kaçtığı,
Fertlerin ise kendisini yalnız ve çaresiz hissettiği zamanlarda,
Ortaya çıkan boşluğu aklıselim değil, kışkırtma doldurur.
Cumhuriyet bilincinden uzak bir Milliyetçilik,
Ve milliyetçilik bilincinden yoksun bir Cumhuriyetçilik,
Vatan sevgisi ile koltuk sevdasının yer değiştirdiği iktidarların önünü açar.
Türkiye’yi “Lübnanlaştırmak” isteyenlere karşı durmanın yolu,
Türkiye’yi “Yugoslavya” yapmak hiç değildir.
Bu sebeple başta yol ve dava arkadaşlarım olmak üzere herkesi uyanık olmaya
Asgari değil, azami sorumluluğa davet ediyorum.
Değerli arkadaşlar,
Siyasetin bu kadar dağıldığı,
Hukukun bu kadar muğlaklaştığı bir yerde;
Adaletin de güvenliğin de ayakta kalması mümkün değildir.
Şimdi gelelim,
Bu siyasî karmaşanın yargı düzeninde ve sokakta nasıl bir çürümeye yol açtığına.
Değerli milletvekilleri,
Önümüze yine bir “yargı paketi” getiriliyor.
Adı yargı, içi idare.
Adı reform, ruhu pazarlık.
Bu ülkede artık yargı paketleri, adaleti güçlendirmek için değil,
Oluşan enkazı idare etmek için hazırlanıyor.
Af ve infaz olguları,
Bir cülus gibi dağıtılan, kazan yemeği muamelesi görüyor.
Bir tarafta, organize suç örgütleri, uyuşturucu, kumar ve fuhuş ağları…
Diğer tarafta,
Tweet attığı için soruşturma geçiren gençler;
Haber yaptığı için tutuklanan gazeteciler,
Hak aradığı için ceza alan yurttaşlar.
Şimdi soruyorum:
Bu paket, kimi koruyor?
Toplumu mu, suçu mu?
Bu paket, kimi salacak, kimi paketleyecektir?
Türkiye’de artık bir suç yumağı ile karşı karşıyayız.
Çocuklar suç işliyor,
Okullarda bile silah patlıyor,
Çeteler mahkeme salonlarını dağıtıyor.
Bunlar münferit olaylar değildir.
Bunlar, adaletin inandırıcılığını,
Yargılamanın caydırıcılığını kaybettiği bir düzenin sonuçlarıdır.
Günlerdir,
Televizyon ekranlarında magazinleştirilmiş,
Sözde büyük davalar izliyoruz.
Uyuşturucu, fuhuş, şantaj iddiaları…
İktidar eliyle semirtilmiş sermaye grupları,
İktidarla menfaatleri çatışınca,
Ortaya dökülen karanlık ilişkiler ağına şahit oluyoruz.
Toplum olarak gelinen nokta, çok acıdır.
Türkiye’de, “bir aile dışında, bütün aileler” olağan şüphelidir.
Bir kişi dışında, “hepimiz” potansiyel suçluyuz.
Türkiye’de suçtan münezzeh sayılan bir kişi var.
Ve Türk milletinin bütün kesimlerini ağır ithamlar altında bırakabilecek
Bir düzenin inşası sağlanış durumda.
Makine çalışırken adeta kendi içini de tüketmiştir.
Geçtiğimiz 10 sene içinde izin verilen, yol verilen, göz yumulan,
-Bazı şahıslar kendilerini suç işleme imtiyazına sahip gibi hissediyorlar diye uyarmıştım-
Siyasi bağlantılarla, rahatça suç işleyen kim varsa gece başını yastığa huzurlu koyamaz haldedir.
Suç ortaklarının birbiriyle savaşı başlamıştır aslında.
Elbette ki bu insanlar yakalanıp hakim önüne çıkartılmalıdır.
Ancak şu anda yaşadığımız şeyin sebebini doğru anlamalıyız.
Sürekli olarak ahlaksızlık üreten bu sistemi sorgulamalıyız.
Yasama ve yargıyı, kendisine kukla yapan yürütme erkinin verdiği zararları sorgulamalıyız.
Aksi halde devletin yürüttüğü bir temiz eller operasyonundan değil,
sadece gündüz kuşağı magazin programlarının,
3. sayfa haberleri seviyesindeki yayınından konuşmuş oluruz.
Televole ahlakıyla yok olup gideriz.
Televolecilerin de televole düzenini inşa edenlerin de ortadan kaldırılması gerekiyor.
Bunun yapılacağı yer de sandık oluyor.
Dolayısıyla son derece dikkatli davranmak ve meseleleri doğru anlamak zorundayız.
Bir ülkede suç bu kadar görünür, adalet bu kadar sessiz olursa;
O ülkede hukuk değil, korku düzeni hâkim olur.
Şimdi bu tabloya bir de infaz düzenlemesini ekliyorlar.
Ne oluyor biliyor musunuz?
Suça bulaşmış profesyoneller için kapılar aralanıyor,
Ama kurallara uyan vatandaşın sırtına daha fazla yük bindiriliyor.
Cinayet, yaralama, yağma artmışken,
“Toplumsal barış” adına, suçlular yeniden sokağa salınıyor.
Ama aynı devlet,
Emeklisine “sabret” diyor,
Gencine “bekle” diyor,
İşçisine “idare et” diyor.
İşte biz buna itiraz ediyoruz.
Biz devleti ve adaleti arıyoruz.
Adalet, önce suçluyu caydırır.
Adalet, önce kurallara uyanı korur.
Suça ödül, temiz vatandaşa ceza veren hiçbir infaz anlayışını kabul etmiyoruz.
Değerli arkadaşlar,
Hukukun çöktüğü yerde ekonomi düzelmez.
Adaletin olmadığı yerde refah olmaz.
Bir ülkede adalet çökerse, ilk bedeli yoksullar öder.
Bugün Türkiye’de emekliler,
Ucuz pansiyonlarda, otel odalarında, otogarlarda,
Acil servis bekleme salonlarında yaşamaya çalışıyor.
Yanlış duymadınız.
Bu ülkenin yıllarca çalışmış, prim ödemiş,
Devletine güvenmiş insanları, ısınmak ve barınmak için terminallere sığınıyor.
Bu bir yoksulluk tablosu değil,
Sosyal devletin iflasıdır.
Emeklilik artık dinlenme dönemi değil;
Hayatta kalma mücadelesidir.
Bakın rakamlar ortada:
2003 yılında ortalama emekli aylığı, asgari ücretin yüzde 36 üzerindeydi.
Bugün, asgari ücretin yüzde 22 altına düşmüştür.
Avrupa Birliği ülkelerinde emeklilere yapılan harcamaların,
Gayrı Safi Yurtiçi Hasılaya oranı, yüzde 9.8 iken
Türkiye’de bu oran yüzde 3.7’dir.
Bugün emeklilerin yüzde 66’sı çalışıyor veya iş arıyor
Bu sistem,
“Yaşlıyı yük,
Emekliyi masraf,
İnsanı sayı” olarak gören bir zihniyetin ürünüdür.
İstirahat etmesi, ikinci baharını yaşaması gereken emekliler,
Bitmeyen bir kışa mahkum edilmiştir.
Uzun bir zamandır asgari ücreti tartışıyoruz.
Sonunda içinde işçi sendikalarının bulunmadığı bir komisyonda asgari ücret belirlendi.
Açlık sınırının 30 bin lira,
Bekar bir çalışanın aylık maliyetinin 40 bin lira,
Yoksulluk sınırının yaklaşık 100 bin lira olduğu Türkiye’de,
Asgari ücret 28 bin 75 lira olarak ilan edildi.
Bu bir utanç vesilesidir.
Bu vatandaşın açlığa ve sefalete mahkum edilmesidir.
Bugün Türkiye’de asgari ücret, “başlangıç maaşı” değildir.
Asgari ücret, Türkiye’nin ortalama ücretidir.
Geçen yılı hatırlayın; asgari ücretin belirlenmesi çalışmalarında,
Bu ücretin en az 28 bin lira olması gerektiğine işaret ettik.
Hatta sene içinde revize edilmesini önerdik.
Bunlar yapılsaydı ve asgari ücret 28 bin lira belirlenseydi
Ve senede en az 2 defa gözden geçirilseydi
Bugün asgari ücretin 45 bin lira olması gerekirdi.
Hadi bize dinlemediniz, seneden 2 defa gözden geçirmediniz…
Ama o dönemde hakkıyla asgari ücreti belirlemiş olsaydınız;
Bugün 35 bin liranın altında bir rakamdan bahsetmek bile mümkün olmayacaktı.
Şimdi bu sefalet ücreti ile
Sadaka sayılmayacak, tencereleri kaynatmayacak, odaları ısıtmayacak bu ücret ile
Allah rızası için söyleyin, bu parayla ayın sonunu getirebilmek mümkün müdür?
Sizin gördüğünüzü bu ülkeyi yönetenler görmüyor mu?
Abdullah Öcalan’ın şartlarını düzeltmek isteyenler
Asgari ücretiyle, emeklinin şartlarını düzeltmeyi akıllarının ucundan geçirmiyorlar mı?
Şimdi birileri çıkıp diyecek ki, “size rakam söylemek kolay”
“Bu rakam ağır gelir, işveren ödeyemez, işletmeler batar.’’
“Bizse sadece işçiyi değil,
Bu ülkenin katma değerini üreten küçük esnafını ve sanayicisini de düşünüyoruz.”
Enflasyon hedefine ulaşılana kadar bu hükümetin yapması gerekenler vardır.
Bu ülkeyi sefalete mahkum ettiniz.
Yarattığınız sefaleti yöneterek iktidarda kalmanın yolunu arıyorsunuz.
Cehaleti ve fukaralığı yöneterek bundan bahsediyorsunuz.
Sizi bu yanlış yoldan dönemeye davet ediyorum.
İşverenin ödediği SGK primini ve işsizlik sigortası
İşveren payını devlet üstlenmelidir.
İşçisine asgari ücretin üzerinde maaş veren veya istihdamını koruyan küçük esnafa,
Elektrik, doğalgaz ve kira konularında vergi indirimi sağlanmalıdır.
Asgari ücret düşük tutuldukça,
Sadece işçi değil;
Esnaf da,
Küçük işletmeler de,
Şirketler de
Aileler de batıyor.
Herkes aynı yoklukta,
Herkes, aynı yoksullukta eşitleniyor.
Türkiye’de:
Barınma bir hak değil, ayrıcalık haline gelmiştir.
Kiralar maaşları yutmaktadır.
Öğrenciler yurtsuz,
Memurlar evsiz,
Herkes mutsuz.
Avrupa’nın yasakladığı tarım ilaçları,
Sofralarımıza kadar geliyor.
Çiftçilerimizin ürünlerini Avrupa’ya ihraç ediyorlar,
Avrupa’nın kapısından üzerinde yasaklı ilaçlar olduğundan geri dönüyor.
Türkiye olarak bu yasaklı ilaçları biz üretmiyoruz ki.
Bu ilaçlar Avrupa’nın fabrikalarında üretiliyor.
Ve Avrupa’dan aldığımız ilaçlarla,
Milletimizin zehirlenmesinin önünü açan bir yönetim anlayışı ile karşı karşıya bırakılıyoruz.
Borsada, milyonlarca küçük yatırımcının birikimi,
Manipülasyon çetelerine göz göre göre yediriliyor.
Devlet biliyor, ama müdahale etmiyor.
Bu arada iktidar,
Medyadaki borazanları eliyle,
“Terörsüz Türkiye” masalı anlatıyor.
Gerçekte olan ise;
Gıdasız, evsiz
Sahipsiz Türkiye’dir.
Bu sahipsizlik ise,
Sadece iç politikada değil,
Dış politikada da aynı ile vakidir.
Bir devletin gücü, sadece sınırlarını korumasıyla değil;
Tehditleri zamanında teşhis etmesi ve caydırıcı bir irade ortaya koymasıyla ölçülür.
Son haftalarda yaşanan hadiseler ise
-Ki bu hadiselerin dünkü uçak kazasıyla da ilişkilendirileceği görülüyor.
Bütün bu olup bitenler “tesadüf” kelimesiyle geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.
Menşei belirsiz dronlar,
Şaibeli şekilde düşen bir kargo uçağımız,
Türk bayraklı gemilerimize yönelik saldırılar derken,
Karşımıza rastlantılar zinciri değil,
Riskli bir tablo çıkmaktadır.
Devletimizi zaaf içinde göstermek için konuşmuyorum.
Beni tanıyanlar devletim ve milletim için öleceğimi bilir.
Bilakis, böyle bir zaaf görüntüsü oluşmasın diye,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönettiğini zannedenleri uyarıyorum.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorun, askerî kapasite eksikliği değildir.
Kimse ordumuzla oynamasın.
Bin tane mahkeme açsanız ve TSK’yı yok etmeye de kalsanız;
TSK yine bu vatanın bekçisi olarak dimdik ayakta kalacaktır.
Sorun, caydırıcılığımızın,
Yapılan stratejik tercihler sebebiyle bulanık hale getirilmesidir.
Bir tarafta;
Parasını ödediğimiz hâlde alamadığımız F-35’ler,
Diğer tarafta;
Alıp tam anlamıyla entegre edemediğimiz S-400’ler vardır.
Ne tam NATO sisteminin içindeyiz,
Ne de bağımsız bir hava savunma mimarisi kurabilmiş haldeyiz.
Bu tabloyu eleştirmek, devleti zayıflatmak değil, devleti ciddiye almaktır.
Devleti yönetenleri,
Asgari ciddiyete çağırmaktır.
O sebeple sözlerimin arkasına başka başka cümleler eklemeye kalkışılmasın.
Allah herkesi iftiradan korusun.
Müsavat Dervişoğlu’nun kim olduğunu tarih de millet de devlet de biliyor.
Değerli arkadaşlar,
Bir devlet için en tehlikeli durum,
“kimin neyi, neden yaptığının belli olmamasıdır”
Türkiye’ye gözdağı vermek isteyenler kimlerdir?
Bu olaylar arasındaki bağ nedir?
Devletin caydırıcı refleksi neden görünür değildir?
Bu soruları sormak,
Panik üretmek değildir.
Bu soruları sormamak, tehlikeleri normalleştirmektir.
Biz,
Artık içi boş hamasetleri de;
Çaresiz sessizlikleri de istemiyoruz.
Türkiye’nin
Devlet aklına yakışır bir netliğe,
Millete güven verecek, geleceği öngören stratejik bir akla ihtiyacı vardır.
Kısaca, Türkiye’nin milletten talep ettiği yetki ve elde ettiği güç kadar,
Sorumluluk sahibi bir iktidara ihtiyacı vardır.
Bunu da biz başaracağız!
Allah’ın izniyle de vakit tamamdır.
Mutlaka başaracağız!
Aziz milletim,
Değerli milletvekilleri,
Sevgili gençler,
Bütün bu yaşanılanların ve yaşadıklarımızın tek amacı var.
Hakikati perdelemek…
Her fırsatta Türkiye’nin ne kadar büyük
Ne kadar zengin bir ülke olduğunu söylüyorlar.
Doğrudur.
Türkiye aslında zengin bir ülkedir.
Girişimci ruhuyla,
Dünyanın her köşesine uzanabilen ticari potansiyeliyle,
Toprağını besleyen alın teriyle,
Yeraltı kaynaklarıyla,
Doğasıyla, havasıyla, suyuyla zengin bir ülkedir.
İmkan verilse,
Sadece ülkesini değil, dünyayı besleyebilecek çiftçisiyle,
Fedakar sağlık ordusuyla,
Ömrünü bu ülkenin evlatlarına harcamaya hazır eğitim ordusuyla,
Bayrak için, vatan için gözünü budaktan esirgemeyen kahramanlarıyla,
Türkiye büyük ve güçlü bir ülkedir.
Ancak,
Milletimiz dünyanın en fakir milletlerinden biri olmaya mahkum edilmiştir.
Bu gerçeği görmek zorundayız.
Görmek ve gereğini yapmak zorundayız.
Enflasyon ahlakı bozuyor.
Fakirlik suçu büyütüyor.
Hasletlerimiz tükeniyor.
Vatan için tek tehdit yabancı postallar değildir.
İçerideki çürüme de en büyük tehditlerdendir.
Muhafazakar oldukları iddiasıyla işbaşına gelip,
23 yılda Türkiye’yi çürümüşlüğe terk eden bu zihniyete dur demek zorundayız.
ÇÜNKÜ BİZİM BAŞKA VATANIMIZ YOK.
Aziz milletim;
Allah’ın bize bahşettiği bu cennet vatanda,
Bunca varlığın içinde, yokluk kader değildir.
Buna tahammülümüz yok.
Yalana, talana göz yumamayız.
Emeklilerimiz perişansa,
Bize rahat yok.
Kadınlarımız sokaklarda endişeyle yürüyorsa,
Bize huzur yok.
Çocuklarımız yatağa aç giriyorsa,
Bize uyku yok.
ÇÜNKÜ BİZİM, BAŞKA BİR VATANIMIZ YOK!
Gençlerimizin,
Umutlarını bavula koyup gitmelerine seyirci kalmak yok!
Enkaz altında unutulacak, tek bir canımız daha yok!
Atanamayan umutlara,
Eşitliğin torpille yok edilmesine,
Haklının değil, güçlünün haklı sayılmasına
Sessiz kalmak yok!
Silahların susmasına,
Kardeşliğe tek lafımız yok ama,
Devletin,
Terör örgütüyle eşitlenmesine rızamız yok!
Biz hakikatin sesiyiz.
Ve hakikati haykırmak suçsa,
Artık bize susmak yok!
Varımız-yoğumuz Türkiye.
Bu vatan hepimizin…
Kötülerin zulmüne karşı, iyiler dimdik ayakta.
Ve bizler var oldukça, pes etmek yok!
ÇÜNKÜ BİZİM, BAŞKA VATANIMIZ YOK!
Geride bıraktığımız yılı aratmaması temennisiyle;
Yeni yılınızı şimdiden tebrik ediyor, hepinize sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.